Üyelik Girişi
Site Haritası
Önerilen Siteler

C.D.16. Eşyanın Hakikati = Nur



EŞYANIN HAKİKATİ = NUR



Eşyanın hakikatinin idrak edilebilmesinin gerekliliği Efendimizin “Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster” duasıyla tüm müminlere belirtilmiştir. Hakk, alemlerde tek VÜCUD hakikatiyle seyreder. Tek VÜCUD (VARLIK) mertebelere nüzul ederek her mertebede kendini izhar eder. Eşyanın hakikati bu nedenle “tevhid eğitimi” ile anlaşılabilir. İnsan dahil her eşyanın (mevcud) Allah’ın “Zati İlminde” bir hakikati mevcuddur. Bu hakikat Hakk’ın Zatından Zatına, Zatıyla, Zatça düzenlemesidir. İlmi Zat mertebesindeki bu “ilmi programa” ayan-ı sabite adı verilir. Eşyanın hakikati Zat mertebesinde “kayıtlanmış” ve “sınırlanmış” Zatı nefsin izdüşümüdür. O’nun hüviyetini ve nefsini “sınırlı” ve “kayıtlı” olarak temsil ve tafsil eder. Temsil ve tafsilin özü “ilahi isimler ve sıfatlar”dır. Yani ayan-ı sabite ilahi isim ve sıfatların ilmi düzenlemesidir. Uluhiyeti Zatın bir düzenlemesidir. Zatı Nefsin ve hüviyeti küllü değil, cüzi bir programdır. İsim ve sıfatlar ise Zat’ın aynı ve Zat’ın bir vechesidir. Bu nedenle eşyanın hakikati külli olmasa da cüzi hüviyetin ve nefsin Zat mertebesinde “kayıtlı” ve “sınırlı” temsilidir. Zatın ilk fark mertebesi olup Ferdiyeti Zat adını alır. Yani Zat mertebesinde her mevcud, Allah’ın VÜCUDUYLA VE İLMİYLE MEVCUD’dur. Sıfat mertebesinde eşyanın hakikati yine “kayıtlı” ve “sınırlı” ilahi sıfatların düzenlenmesidir. Zati sıfatların mazharı olan sadece İNSANDIR. Ruhul Azam İNSANA mahsus olup Zati sıfatların mazharı olan insan O’na mazhar olur. Tecelli zamanında ve tecelli  oranında mazhar olduğundan “kayıtlı” ve “sınırlı” mazhar kılınmıştır. Nefsindeki bu tecelli oranında nefsinle ve Rabbine arif olur. Kendi nefsinde  icmali ve tafsili, alemlerin nefsinin icmali (öz) olarak Rabbini tanıma ile sorumlu tutulmuştur. Zati sıfatlar insanı muhittir. Tam mazhar olabilen ise insan-ı kamillerdir.

Sübuti sıfatların mazharı olan Ruhul Kudüs tüm alemleri muhittir. Hem nefislerde hem afakta Hakk’ı her mevcudda “kayıtlı” ve “sınırlı” olarak temsil ve tafsil ederler. Bu nedenlerle “Allah Adem’i (insanı) Rahman suretinde halketti buyurulmuştur. Zat ve Zati sıfat mertebesinde KENDİ SURETİNDE, sıfat ve isim mertebesinde RAHMAN SURETİNDE halk edilmiştir. Mevcudun temsil ve tafsil ettiği isim ve sıfat oranında hem O’ndan hem de O’dur. Zira isim ve sıfat Zatın aynı olup bir vechesi ve yüzüdür. İsimler mertebesinde de bu nedenle eşyanın hakikati temsil ve tafsil oranında “kayıtlı” ve “sınırlı” mazharlar ve tecelligahlar olarak O’ndan ve temsil ve  tafsil oranında O’dur.

Kısaca her mevcud kendi mertebesinde O’ndan olup, tecellli zamanında ve tecelli oranında O’nun hüviyetini ve nefsini temsil ve tafsil eder.

Eşyanın hakikati, hüviyeti ve nefsi itibariyle O, taayyünü ve sureti itibariyle O’ndandır. Buharın, karın, buzun hüviyeti sudur. Taayyünleri itibariyle suretleri farklıdır. Buz ile bulaşık yıkanmaz. Yani şehadet aleminde her taayyün  farklı bir hükme ve ilme tabidir. VÜCUD HÜVİYET VE NEFS İTİBARİYLE TEK VE BİR OLUP TAAYYÜN VE SURETLER İTİBARİYLE MERTEBELERİ VE DÜZEYLERİ ÇOKTUR. ÇOKLUĞUN KAYNAĞI İSİM VE SIFATLARIN ÇOKLUĞUDUR. MERTEBELERE RİAYET ŞARTTIR. MERTEBELER ARASI HUKUKU DÜZENLEYEN İLAHİ YASA ŞERİATI MUHAMMEDİDİR. ALLAH, TEK VÜCUD (NEFS) HÜVİYETİYLE, alemlerin her zerresinde; Zatıyla kaim ve batın, vücuduyla mevcud, sıfatıyla muhit ve tecelli, esmasıyla malum ve tecelli, kudretiyle fail, fiiliyle zahir, eserleriyle meşhud, batını ile sır olarak uluhiyetini sergileyendir. Eşyanın hakikati bilgisi bizi böyle bir tevhid anlayışına götüren anahtardır. Böyle bir tevhid anlayışı “kamil ve mutlak tevhid”e ulaştırır. Mevcudun (eşyanın) taayyünü ve sureti Zat-ı Hakk’ın “Zahir” ismi ile görünmesidir. “Zahir” ismi de Hakk’ın bir vechi ve yüzüdür. Taayyün ve suret dahi O’dur. Mevcudun (eşyanın) batını ve evveli ise mevcudun nefsidir. Hakk Zati nefsinden bir hisse olarak mevcudun nefsini tecelli mahalli kılarak O’nu kendinin izdüşümü kılmıştır. Batını da O’ndan ve O’dur. Ancak yine “KAYITLI” ve “SINIRLI” kılarak ZAT mertebesindeki bu özelliğini şehadet aleminde de devam ettirmiştir. Kendisi MUTLAK ZAT-I HAKK iddiasında bulunmasından, Zatın tüm mertebelerini kendi nefsinde taşır. Hem Zat, hem sıfat, hem esma, hem nefs mertebesinde Zat-ı Hakk’ın “kayıtlanmış” ve “sınırlanmış” bir taayyün suretidir. Bu nedenle MUTLAK ZAT kastedilmeden, tüm mertebelerde kayıtlı ve sınırlı olduğu bilinciyle ENEL HAKK deme selaheyeti vardır. Ancak MUTLAK ZAT kastedilirse, bu söz batıl olur. “Künhü Zatını idrak edemedik” hadisi bu mertebeyi ifade eder.

Eşya ilahi hüviyetiyle O’ndan ve O’dur. “O ilahi hüviyetiyle zahirdir, batındır, evveldir, ahirdir.” (Hadid/3) İnsan hüviyeti ve nefsi itibariyle zatında tüm bu mertebeleri “kayıtlı” ve “sınırlı” olarak taşımak suretiyle, Hakk ve Rahman suretinde halk edilen en kerim varlıktır. Tam temsil ve tafsil yeteneği ancak “insan-ı kamil”e hastır. Diğerleri kendi kabiliyet ve istidatları oranında O’nun hüviyetini temsil ve tafsil edebilirler.

Her şey (mevcud) esma mertebesinde, ilahi isimlerin sıfat mertebesinde ilahi sıfatların ve Zat mertebesinde nefsi natıkasının “KAYITLANMIŞ” ve “SINIRLANMIŞ” olarak HAKK’ın temsili ve tafsili olup, fiilleri itibariyle O’na tabidir. Müşahede farklılıkları ve kesret isimlerin ve sıfatların çokluğundandır.

Zat-ı İlmi okyanusa benzetecek olursak, bir mevcudun ilmi bu okyanustan alınan bir bölüm suyun buz halidir. Yani kayıtlanmış ve sınırlanmıştır. Zat-ı ilim her şey muhit ve her şeyi kaplamışken, mevcudun ilmi kendi nefsindeki (ilmi çip) ilim kadardır. Örneğin cep telefonunun çipi onu cep telefonu, tevelizyon ilmi çipi onu televizyon, buzdolabının ilmi çipi onu buzdolabı vb. yapar. İlmi çipler ise Zat-ı İlmin kayıtlanmış ve sınırlanmış halleridir. İlim bir sıfat, alim bir isimdir. Her sıfat ve esmayı da bu şekilde kıyaslarsan kendi nefsinin de ve ilmi programın olan ayan-ı sabitenin de “kayıtlanmış” ve “sınırlanmış” Hakk olduğunu idrak edersin. bu vasıflarla kadrini bilirsin fakat MUTLAK ZAT iddiasında bulunarak da haddini aşmazsın. Bu nedenle Hz. Ali (kv): “Kadrini bilene, haddini aşmayana Allah rahmet eylesin” buyurmuşlardır. Böylece tüm eşyanın hakikatini mertebe mertebe idrak eder; hangi yönden Hakk’la aynı hangi yerden Hakk’tan gayri olduğunu idrak edersin. Bu idrak ise seni bilinçli olarak kelime-i tevhide ve şehadete götürerek hakiki müslüman olmanı sağlar.

Eşyanın hakikati olan Zat, sıfat, esmalar İLAHİ NURdur. Eşya (mevcud) bu nedenle hakikatte ALLAH’IN NURunun kesif halidir. Latif hali nur, kesif hali maddedir ve mevcud adını alır. Bu nedenle ayette: “Allah yerin ve göklerin nurudur.” (Nur/35) buyurulmuştur. Allah ismi camisi Zatı ve tüm ilahi isim ve sıfatları toplayıp cem eden Zat ismidir. Alem dediğimiz bu hakikat bir NUR denizi olup nefesi (Nefsi) Rahman tecelllisi ile zuhura çıkmış ve şehadet mertebesinde ilahi isimler ve sıfatlar her mevcudda belirli oranlarda kayıtlı ve sınırlı olarak teşekkül ederek “ZAHİR” ismiyle mevcud (şey)  adını almışlardır. “La mevcude illallah” zikri bu manaları açıklar. Bir adım daha öteye gidersek “La şey illa NUR” diyebiliriz. Her şeyin aslı nurdur.  Zira ilahi isim ve sıfatlar “İLAHİ NUR”dur. Her biri ayrı ayrı alemi nur kılarlar. Tek zulmet olan ise “Mudill” ismidir. Mudill’den arınmak (tezkiye) bu nedenle gereklidir. İnsanın aslına yani nura ulaşması bu nedenle nefs tezkiyesine bağlıdır. Bir arifibillahın (Zekiye Güren Şamiye (ks)) buyurduğu gibi:

Nefsini bilir Hu olursun

Sıfatlarından kurtulur NUR olursun

 “Allah’ım beni nur eyle” diye dua eden Hz. Resul (SAV) bize bu yolu açmıştır.





önceki sayfa               sonraki sayfa

içindekiler







Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam170
Toplam Ziyaret446160
Hava Durumu
Saat
Takvim