Üyelik Girişi
Site Haritası
Önerilen Siteler

C.D.5. Vahdeti Vücud Şuhudu



VAHDETİ VÜCUD ŞUHUDU



Vahdeti Vücud, Vahdeti Şuhut ve Vahdeti Vücud Şuhudu ariflerin tevhididir. Birbirinden ayrı ifadeler değil, aynı hakikatin farklı itibarlarıdır. Bu hususlardan bahsedebilmek için şu üç hususun iyice bilinip idrak edilmesi gereklidir:

  1. Tasavvufta Tevhid vve nefsi irfan yolu ile tevhid ve nefs mertebelerinin ilim ve irfanın gerçekleşmesi
  2. Bu irfanın ilmel, aynel ve hakkel yakin olarak tahsil edilmesi
  3. Taayyün, tecelli ve vahdeti vücud mertebelerinin bilinip, idrak edilmesi

Bu hususları tahsil etmeden vahdeti vücud ve şuhuddan söz etmek, çarpım tablosu ve dört işlemi bilmeden yüksek matematik problemi çözmeye benzer. İlahi hüviyeti açıklayan ayette şöyle buyurulmaktadır:

“Hüvel evveli ve ahiri vez zahiri vel batın” (Hadid/3) “O (ilahi hüviyetiyle) evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır”

Tek Vücud hüviyeti evvel, ahir, zahir ve batın itibari ve isimleriyle tarif edilmiştir. Vahdeti Vücud bu itibarların batın ve evvel yönünü, Vahdeti Şuhud zahir ve ahir yönünü, Vahdeti Vücud Şuhudu ise bu dört itibari tek hüviyette toplayan ifadedir. Bu hususta yapılan tartışmalar bu gerçekleri bilmemekten veya yeterince idrak edememekten kaynaklanmaktadır.

Vahdeti Vücud batın-evvel bir noktada toplar, Vahdeti Şuhud bu noktanın zahir-ahir olarak açılımının müşahede edilmesi, Vahdeti Vücud Şuhudu ise hem noktayı hemde açılımın tafsil, ve temsillerinin bir arada idrak ve müşahede edilmesidir. Bunlar arasında ki farklar bu itibarlar ve izafetlerden kaynaklanır. “Tevhid ise itibar ve izafetleri ortadan kaldırmaktır”. Bu sırra ulaşmak ise “Mutlak Tevhid” dir. Vahdeti Vücud, “noktanın sırrı” ve “B sırrı” makalesinde açıkladığımız “BİHİ”” ve “BİHU” sırrını taşır. Zat noktasından TEK VÜCUD HÜVİYETİ ile açığa çıkışı “BİHİ”, bu zuhurun yine Zata dönüşü “BİHU” zikriyle ifade edilir. Vahdeti Vücud idrakinde, tüm fiiler tek vücud hüviyetinde, hüviyetinden hüviyetine ulaşır. Kur’an’da bu “inna lillahi inne ileyhi raciun” (O’ndan gelir O’na döner) ifadesiyle yerini bulmuştur. Bu husus tasavvufta ayan-ı sabite kavramını oluşturmuştur. Ayan-ı sabite alemlerdeki her mevcudun İlmi Zatta, yani Allah’ın Zatında ilmi hakikati bulunduğunu ifade eder. Ayan-ı sabiteler Hakkın Zatında, Zatıyla, Zatından Zatına, Zatça düzenlemelerdir. Uluhiyetin bir düzenidir. Zatça dememizin nedeni ayanı sabitenin Zatın isim ve sıfatlarını içermesi nedeniyledir. İsim ve sıfatları Zatın itibarlarıdır ve Zata aittir.

“İsim Zatın aynıdır” ve “Sıfat Zattan ayrılmaz, Zat sıfattan asla hiç” tasavvufta önemli iki kuraldır. Bu hakikatlerde Zat mertebesi düzeyinde Vahdeti Vücud’u açıklayan hususlardır. Ayan-ı sabitelerin İlmi Zatta bir vahdet-cem içinde değerlendirilmesi batın-evvel olarak TEK VÜCUD HÜVİYETİ ni açıklar. Ayan-ı sabitelerin ve onu oluşturan ilahi isim ve sıfatlarının çokluğu ise Vahdetteki kesreti (fark) açıklar. Zahir ismiyle ilk açığa çıkış mertebesini oluşturduğundan “Vahdeti Şuhud” idrakinin de başlangıcıdır. Bu mertebeye Ferdiyeti Zat mertebesi denilir. Hem ilmi Zat hem Ferdiyeti Zat mertebelerinin itibarlarını birleştirip Ahadiyeti Zatta hepsini birlemek “Vahdeti Vücud Şuhudu” olarak tanımlanabilir. Bu Zat mertebesindeki idraktir. Ahadiyeti Cem (ayn) mertebesidir. “Vahdeti Vücud” mertebesi Hakkın Ahadiyetinin isimleri ve sıfatları ile çoğalması ile Ahadiyetül kesret mertebesi oluşur. Bu mertebenin idrak edilmesi ile de “Vahdeti Şuhud” idrak edilir. Hakkın Ahadiyeti noktasından tümüne bakış ve biliş ise “Vahdeti Vücud Şuhudu” mertebesidir. Anlaşıldığı üzere bunlarda itibari ve izafidir. Ahadiyet mertebesi, uluhiyet mertebesine yöneldiğinde yani mevcudlar taayyün ve tecelli ile batından zahire, evvelden ahire Allah ismi ile açığa çıktığında “Vahdeti Vücud” idraki “Vahdeti Şuhud” bilincine yol açar. Vücud olsun ki şuhud olabilsin. Vücud yoksa, zuhuru yoksa şuhudda muhaldir. Allah ismi ise bütün ilahi isim ve sıfatları bünyesinde toplayan cami ismidir. “Allah” ismi “Vahdeti Vücud” idrakini “Allah” isminin açılarak mertebelerde ve taayyün ile tecellilerde açığa çıkan isim ve sıfatlarda “Vahdeti Şuhud” idrakini oluşturur. Her ikisini bir arada toplayan “Vahdeti Vücud Şuhudu”dur. Bu idrakle Vücud Tek ve Birdir. O da Hakkın sonsuz vücududur. Hakikatte “Mutlak “Vücud” ve “kayıtlı vücud” dan başka bir şey yoktur. Vücudun hakikati ikisinde de birdir. Mutlaklık ve kayıtlılık ancak Zati bağıntılardan ibarettir. Zati bağıntılar ise yine O’nun (ilahi hüviyetin) isim ve sıfatlarıdır. Bu yüzden TEK ve BİR VÜCUD’ dan başka bir şey yoktur. Tek Vücudun isim ve sıfatlarla oluşmuş itibari ve izafi mertebeleri vardır. Tek Vücudun, isim ve sıfatlar ile çoğalması ve mertebeler itibariyle taayyününden ibarettir. Her mertebede taayyün eden şeyler, TEK VÜCUDUN “kayıtlanmış”, “sınırlanmış” “izafi” vücudundan ibarettir. Hakkın Vücudu ile kaim, O’na bağlı “itibari” ve “izafi” vücudlardır. Her izafi vücud kendi mertebesinde nefsi itibariyle ilahi hüviyeti temsil eder (Hu Sırrı) ve tafsil eder. Kulluk (abd) mertebesinde de zahir ve taayyün edici olan ancak Hakkın Bir olan vücududur (Billahi, abduhu sırrı). Hakk Bir olan hakikat olmakla beraber, bağıntılar, izafetler ve isim ve sıfatların sahibidir. Sonsuz sıfatları ve isimleri olduğu gibi, latif vücudunun tenezzülü dolayısıyla, kendi Hakiki Vücuduna bağlı olan muhtelif mertebeleri vardır. İsimlerinin her birisinde bir özellik mevcut olup, bu özelliklerle bir isim diğerinden ayrıldığından birbirinin aynı değildir. Örneğin Mudill ismi Hadi isminin aynı değildir. Çünkü birisi hidayeti, diğeri dalaleti gerektirir. Bunların özellikleri ise birbirine benzemez. Aynı şekilde tüm taayyün mertebeleri de birbirine benzemez. Bu gerçekler göz önünde tutulduğunda Vahdet-i Vücud meselesi de keskin kavrayış gerektirmektedir. Bu keskin bir sırattır. Bundan dolayı bu meseleler bazı kimseleri hidayet semasına ve bazılarına da dalalet uçurumuna çıkar. Dalalete düşenler derler ki: “Mademki Vücudun bütün mertebeleri, Hakk’ın bir olan Hakiki Vücuduna bağlı olan vücutlardan ibarettir ve bizim vücudumuzda O’nun vücudunun gayrı değildir. Bizim vücudumuzda taayyün etmiş olan isimleri dolayısıyla Hakk’tır. Ve her bir isim kendi görünme yerini sırat-ı müstakime çekip götürmektedir. Ve her bir isim kendi görünme yerinden razıdır; şu halde hakikatte itaat ile itaatsizlik birdir; şeriat ise itibari bir iştir. Bundan dolayı kula lazım olan zevk ve rahat içinde zuhurata tabi olmaktır. İşte bu kişiler şeriatı devre dışı bırakan ve nefislerin hevasına tabi olan bir takım zındıklardır ki, Hakk Teala onlar hakkında şöyle buyurur: “Ve Allah, onu ilim üzere dalalette bıraktı. Ve onun işitmesini ve kalbini mühürledi. Ve onun görmesi üzerine perde çekti” (Casiye/23). Bu kişileri Vahdet-i Vücud ilmi dalalette bırakmıştır. Aslında Vücud TEK ve BİR MERTEBELERİ DÜZEYLERİ ÇOKTUR: MERTEBELER RİAYET ŞARTTIR. RİAYETİN TEMELİ DE KURAN ve SÜNNET-İ MUHAMMEDİYE’ DİR. Vahdeti Vücud Şuhuduna ulaşan arifibillahlar yaşadıklarını değişik ifadeler kullanarak açıklamışlardır:

“Akabinde Allah’ı görmediğim bir şey yok”

“Bir şey görmemki onda Allah’ı görmüş olmayım”

“Her şeyden evvel O’nu gördüm”

“Ancak Allah”

“Allah’ı ancak Allah görür”

“Görmediğim Allah’a ibadet etmem” Hz. Ali (kv)

“Beni gören Hakkı görmüştür” Hz. Resul (sav)

Allah’da Kur’anı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Şehidallahu ennehu lâ ilahe illa hu(Ali-İmran/18) “Allah kendi kendine şahittir ki O (ilahi hüviyet)’ dan başka ilah yoktur”. Ortada başka vücud yoktur ki şahid olabilsin. Her mertebede ilahi hüviyeti ile beraber olduğundan yine şahit O’dur.

“Nerede olursanız O (ilahi hüviyetiyle) sizinle beraberdir” (Hadid/4) ayeti her taayyün ve tecellide her şeyle beraber olduğunu ifade ederek TEK VÜCUD HÜVİYETİ’ nde farklı mertebelerde zuhura çıktığını açıklamaktadır. Mertebeler ile ilişkisi kesilmeden. Bu ayeti “Maiyet beraberliği” ve “hüviyet beraberliği” ni açıklayan ayettir (Murakabe-i Maiyyet). İhlas suresi ise “Ahadiyet beraberliğini” (Murakabe-i Ahadiyet) açıklar. “Biz insana şah damarından yakınız” (Kaf/16) ayeti “Akabiyet beraberliği”ni açıklar (Murakabe-i Akabiyet) “Allah onları, onlarda Allah’ı sever” (Maide/54) ayeti ise “Muhabbet beraberliğini” açıklar (Murakabe-i Muhabbet). Bu dört beraberlik ile Allah her taayyün ve tecelli ile eşya (mevcudlar) ve insan beraberdir. Bu birliktelik, Vahdet-i Vücud – Vahdeti Şuhud ve Vahdeti Vücud Şuhudunun delilleridir ve temelleridir. Bunu açıklayan hadiste ise; “Allah var idi başka bir şey yok idi” buyurulmuş, Hz. Ali (kv) hadisi bütün zamanlara taşıyarak “Şu anda da öyledir” buyurarak Vahdeti Vücud Şuhudunu ifade etmiştir. Bu zirve noktaya ulaşmanın yolu ise “Men arefe nefsehu, fekad arefe Rabbehu” (Nefsini bilen Rabbını bilir) hadisiyle tüm insanlığa açık tutulmuştur. Zirvesi ise kelime-i şehadettir. “Lâ ilahe illallah” vahdeti vücudu “Muhammeden Resulullah” Vahdeti Şuhudu Tümü Vahdeti Vücud Şuhudunu açıklayan ifadedir. Kelime-i Şehadet ise bu idrakin ilan edilmesidir. Vahdetin (cem) aynı kesret (fark), kesretin aynı vahdet olduğunun idrak edildiği “Muhammedi Şuhud” mertebesidir. Hz. Ali bu hakikatleri ifade eden ifadesinde; “Ceme ulaşmadan farkta kalış şirktir; cemden farka gelmeyiş zındıklık, cem ile farkın beraberliği ise tevhiddir” buyurmuşlardır. Vahdeti Vücud Şuhudu, tevhidin zirvesi olup, TEK VÜCUD HÜVİYETİNİ MERTEBELERİ İLE idrak etmektir. Allah ismi ile “TEK Vücud HÜVİYETİNDE” uluhiyetini seyretmektir. Bu ise “vücud şirki” dahil tüm şirklerden kurtulmayı gerektirir. Zira Hz. Resul (sav) “Vücudun kadar büyük günah olamaz” buyurmuşlardır. Vahdeti Vücud Şuhuduna ulaşmak ise ancak Fenafillah ve bekabillah hallerine ulaştıktan sonradır. Bundan önce Vahdeti Vücud ve Şuhuddan söz etmek muhaldir ve başkalarını dalalete sürükleyebilir. Nefsi natıka hakikati bilinip, emanet sahibine teslim edilmeden bu mertebelerden bahsetmek nefse zulümdür. Ancak istidadı olanlar bu yolda gayretle ve Allah’ın yardımı ile yol alırlar. Bu şekilde onlarıda bu yoldan alıkoymak ehline ve hikmete zulümdür. Pir Seyyid Muhammed Nurul Arabi’ye göre insanlar üç görüş üzere Vahdet-i Vücudu anlarlar. Bunlar ise,

  1. Avam için:        Kastettikleri Vücud, Hakkın Vücudunun gayrıdır.
  2. Havass makamı: Vücudu, Hakkın Vücudunun gölgesi olarak kabul ederler.
  3. Havassül havas makamı: Mezhebi Asfiya’dırki (nefsi safiye), bu mezhepte Vücud ayan-ı Hakk’tır, aynı vücuduHakk’tır.

Mutlak vücuddan başka Vücud yoktur. Bu tek Vücud mertebelere tenezzül etmiştir. Gölgesi değildir. Tecelli ile tecelli mahallinde, tecelli oranında zuhura çıkan O tek Vücud-ı Hakk’tır. Bu makam Peygamber Efendimiz (sav)’ in makamıdır. Bu sebepten sırf nur olduğundan O’nun gölgesi yere düşmezdi. Varisleri de bu makamda O’nun kademi üzerindedir; O’nun ayak izini izlerler. Bu nedenle Vahdeti Vücud Şuhuduna miraçta ulaşan Hz. Resul’e “Rabbinin en büyük ayetini gördü” (Necm/18) ayetiyle taltif edilmiş ve O’da miraç dönüşünde “Mutlak Tevhid” anlayışını “Beni gören Hakkı görmüştür” hadisiyle, sırrıyla açıklamıştır. Daha geniş bilgi “Tasavvufta Tevhid ve Nefsi İrfan Yolu” eserimizin, “la vücude illa hu”, “la veche illa hu”, “la zate illahu” ve “la ilahe illahu” bölümlerinden elde edilebilir. Bu idrake ulaşan arifibillahlarda şu ifadelerle bu idraki açıklamışlardır:

“Leyse fiy cübbetül vücude sivahu” (Tek vücud cübbesi içinde O’ndan gayrı yoktur)

                        Ben bilmez idim gizli ayan hep Sen imişsin
                        Canlarda tenlerde nihan hep Sen imişsin
                        Senden bu cihan içre nişan ister idim ben
                        Ahir bunu bildim cihan hep Sen imişsin

İşte bu idrake ulaşabilenler hakikat itibariyle “Mülk Vahid ve Kahhar olan Allah’ındır” (Gafir/16) diyerek vücud şirkinden de kurtulup, Vahdeti Vücud Şuhuduna erişenlerdir. “O’nun vechinden (Zatından) başka her şey yok olucudur” (Kasas/88) idrakine ulaşanlardır. Karda ve buzun varlığında suyu görüp, O’nu zahir, batın, evvel, ahir olarak tevhid edebilenlerdir. Bütün itibarlarda Vahdeti Vücudu Şuhud edebilmek kemali gerektirir.

Kemal ise ancak tevhid mertebelerinin eğitiminin alınması, yaşanması ve hal edinilmesi ile mümkündür. Bu eğitimi olmayan ve konuya vakıf olmadan Vahdet-i Vücud, Vahdeti Şuhud ve Vahdeti Vücud Şuhudundan bahsetmek muhaldir. Yanlış ve eksik bilgi vermektir. Bu konuya istidadı olanların yolunu kesmektir ki, ehline ve hikmete zulümdür. Bu yolun başlangıcıda, sonuda ene ve benlik şirkinden kurtulmak, “abduhu” hakikatine ulaşmaktır. Vahdeti VÜcud, Vahdeti Şuhud ve Vahdeti Vücudu Şuhud’a ancak Kur’an ve Sünneti Muhammedi yolu ile ulaşılabilir. Ancak Muhammedi Varisler bu hakikate ulaşabilirler. Ulaştıkları tevhidi ve mertebelerini açıklarlar: Uluhiyetiyle Allah, TEK VÜCUD HÜVİYETİNDE Zatıyla kaim ve batın, Vücuduyla mevcud, sıfatıyla muhit ve tecelli, esmasıyla malum ve tecelli, kudretiyle fail, fiiliyle zahir, eserleriyle meşhud, batını ile sırdır. Bu ifade Vahdeti Vücud Şuhudunu tüm mertebeleri ile açıklayan bir cümledir. Bu sırra ulaşmak için çok çalışmak ve Allah’tan yardım dilemek gerekir. Kişinin anlatacağı, karşısındakinin anlayacağı kadardır. Biz konuyu yeterince açtık, ulaşmak isteyenlere yolu gösterdik. Mevlana’nın ifadeleriyle ve birkaç şiirle konuyu noktalayalım:

            Herkes kendi anlayışına göre oldu bana yar
            Ama gizli kaldı benim içimdeki sır ve esrar
            Benim sırrım değildir feryadımdan uzak
            Herkeste yoktur onu anlayacak göz ve kulak
            Dilin müşterisi olur sadece kulak
            İrfana sırdaş olur, aklı aşabilen ancak
            Ham-ervah anlamaz pişkin sözünden
            Kısa kes sözü, sürçmesin senin yüzünden

                                                                       Hz. Mevlana (ks)

“La ilahe illallah” TEK Vücud Hüviyetini, “Muhammeden Resulullah” bu Vücudun mertebelerini belirtir. Kelime-i Tevhid ve Şehadet Vahdeti Vücud Şuhudunu açıklar. Vahdeti Vücud Şuhudu iddia edildiği gibi geçici bir hal değil; kalıcı-sürekli daim bir müşahededir. Mutlak Tevhidin zirvesi olup, ancak Hz. Resul (sav)’ in izinden giderek, kendisine miraç nasip olan kullara has bir şuhuddur. Vücud-Şuhud birbirinden ayrılmayan itibarlardır. Hakkın bilinip-görünmesidir. Bilmeden görmek ve görmeden bilmek nasıl mümkün değilse bu iki itibarı birleştiren Vahdeti Vücud Şuhudu bütün itibarları birleştiren ve tüm şirkleri ortadan kaldırıp, Mutlak Tevhid’e benliğinde ulaşmayı sağlayan idrak ve müşahededir. Kelime-i şehadet bu zirveyi anlatan Allah kelamıdır. Her insan Ezan-ı Muhammedi ile bu sırra davet edilmektedir. Hem de her an. Talip olup, yaşama azminde olanlara ne mutlu…

Mana denizine daldık, vücut seyrini kılduk
İki cihan serteser, cümle vücutta bulduk

Gece ile gündüzü, gökte yedi yıldızı
Levhte yazılan sözü, cümle vücutta bulduk

Musa'nın çıktığı Tur'u, gökteki Beytülmamuru
İsrafil'deki Suru, cümle vücutta bulduk

Tevrat ile İncil'i, Furkan ile Zebur'u
Kur'andaki Ayeti nuru, cümle vücutta bulduk

Yüce görünen gökleri, göklerdeki melekleri
Yetmiş bin hicapları, cümle vücutta bulduk

Yedi göğü, yedi yeri, bu dağları, denizleri
Uçmak ile Tamu'yu, cümle vücutta bulduk

Yunus'un sözleri hak, cümlemiz dedik sadak
Kanda istersen anda Hak, cümle vücutta bulduk

Yunus Emre (ks)

Amentü bihi: elhamdü lillâhi ellezi, amentü bilhüviyetil mutlakati vegaybilgubi ve hakayiğil hakkiyeti ve noktayi latayyün ve noktayı sırrı künhizatiye. Bu sırlara gayben ve ilmen iman ettim bilvahtedil vücudiye.

Amentü billahi: elhamdü lillâhillezi biuluhiyeti mutlakati ve kesretil esmaiye ve muhitatizzatiye. Bu sırlara enfusuafakta aynel yakın ve hakkel yakın iman ettim bilvahdetil vücudiye veş şuhudiye.

                                                                                     Hacı Bekir Sıdkı Visali (ks)

Bütün bu bahsedilenler “Allah’ım Bana eşyanın hakikatini göster” duasının kabulü ve bereketi ile eşyanın hakikatinin esma, sıfat ve Zat mertebesinde idrak edilmesi ve müşahedesidir.

Vahdeti Vücud Şuhudu ancak eşyanın hakikatine ulaştıktan sonra söz konusudur. Atomun ve maddenin enerji ışımasından oluştuğu gibi, eşyada Allah’ın nurunun her zerrede müşahede edilmesidir. Ayette buyurulduğu gibi “Allah göklerin ve yerin nurudur” (Nur/35) sırrına ulaşmaktır. Hz. Resul (sav) bu sırrı “gözümün nuru namaz” cümlesi içerisinde açıklamış ve Vahdeti Vücud Şuhudunu tüm insanlığa hedef olarak göstermiştir. Miracın bu nurun müşahedesi ile tamamlandığı ve Mutlak Tevhidin bu müşahedenin sonucu olduğunu açıklamıştır. Bu mertebe ve makam ise Vahdeti Vücud Şuhudu’dur. Aslına ulaşıp Allah’ın nuru ile, Allah’ın nurunu müşahededir. Bu nurla hem kendini hem alemleri NUR VÜCUD olarak müşahede etmektir. Nefsin bu müşahede ile her an O’nu muayenesidir. Her muayene de eşyada “nur-ı hu” nun müşahedesi ve alemlerin nurunun idrak edilmesidir. Bu nurla nur denizine gark olmaktır. HU sırrına erişip NUR olmaktır.

Kabe, Hakk’ın şehadet aleminde hem basar hemde basiret ile idrak ve müşahede edileceğinin sembolüdür. Hacc’ın hedefide, sonucuda VAHDETİ VÜCUD ŞUHUDU’dur. Kelime-i tevhid ve şehadetin fiilen yaşanmasıdır. Kabe daim ve sürekli olduğundan, VAHDETİ Vücud Şuhudu da idrak edildikten sonra, müşahedesi de süreklidir. Bu idraki oluşturmak için Hz. Resul (sav) bu müşahedeye talip olmamız için şu dualarıyla bize yol göstermektedir:

“Allahümme inni eselüke lezzeteş şuhudi” (Allah’ım Senden şuhud lezzetini isterim)

“Allahümme inni eselüke lezzeten nazari ila vechikel kerim” (Vech-i )Zatı) kerimine bakma lezzeti isterim)

Yaşanıp, tadılması niyazıyla…






önceki sayfa               sonraki sayfa

içindekiler



Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam170
Toplam Ziyaret446160
Hava Durumu
Saat
Takvim