Üyelik Girişi
Site Haritası
Önerilen Siteler

T.İ. 34. Ayan-ı Sabite - Hakikat-i İnsaniye - Kuran



AYAN-I SABİTE – HAKİKATİ-İ İNSANİYE – KURAN


Hakk’ın İlmi Zat mertebesinde mevcudları düzenlediği ilmi hakikatlere “ayan-ı sabite” adı verilir. Zat’ın Zatında Nefsinde düzenlediği ilahi-ilmi programlardır. Uluhiyetin bir düzenlemesi olup ilahi isim ve sıfatların düzenlenmesidir. Biz ayetler ve hadisler ile şahsi ve ferdi yorumumuzu aşağıda sunduk. İlmi Zat programının “öz” hali “Hakikat-i Muhammedi” programı “ olup Zatın ilk taayyünü ve ilk zuhurudur. Hakikat-i Muhammedi konusunda fikir sahibi olabilmek için şu iki hadisi ve ayeti hem zahir hem batın olarak idrak etmek gerekir. 1) “Beni gören Hakk’ı görür” 2) “Benim mucizem Kuran’dır” 3) Rahman. Kuranı halketti. İnsanı halketti” hakikat-i Muhammedi programı batın olup zahiri Hz. Muhammed’dir. Hakikat-i Muhammedi Kuran’ın batını olup, zahiri mushaftır. Bu iki hakikati idrak etmeden Hakikat-i İnsaniye idrak edilemez. Zira Hakikat-i İNSANİYE, Hakikat-i Muhammed’nin tafsilidir. “Kuran ve İnsan bir batında doğan ikiz kardeştir” hadisi bize önemli ufuk açmaktadır. “Yasin-Velkuranilhakim” (Yasin/1-2) ayetler bu sırrın Kurandaki yansımasıdır. Hakikat-i Muhammedi ve Hakikati İnsaniye’nin KURAN (Cemi esma ve sıfatı CAMİ ZAT) olarak programlanması EMR-İ İRADİ İnsaniyet programıdır. İnsan’ın ilmi programı Hakk ilmi ve kelamı olan KURAN olarak düzenlenmiştir. Bu nedenle Hakikat-i insaniye’de “hüvel evveli vel ahiri vez zahiri vel batın” (Hadid/3) ayetinin tafsili ve temsilidir. Hakikat-i Muhammedi ve Hakikat-i İnsaniye’nin ilmi programı (AYAN-I SABİTE) bu nedenle 99 ESMA ile özetlenen ilahi isim ve sıfatların uluhiyet üzere planlanması ve programlanmasıdır. Ve program Hakikat-i Muhammedi “RAHMET” ve “HADİ” olduğu için baskın (dominant) olarak bu iki (rahmet-hadi) program üzere düzenlenmiş ve dizayn edilmiştir. buna delil olarak “Biz insanı mükerrem kıldık” ve “Biz insanı Ahsen-i takvim olarak halk ettik” ayetlerini gösterebiliriz. Nasıl ki her insanın zahiri “insan” olarak düzenlenmişse, insanın manevi şifreleri olan ayan-ı sabiteler “İNSANLIK-İNSANİYET” formunda halkedilmiştir. “İnsanlık” ortak özellik olup manevi genetik şifrelerdeki 99 Esmaların hangisinin ve hangilerinin kişide baskın oluşuna göre “ŞAHSİ FARKLILIKLAR” zuhura çıkarmaktadır. Bu Allah’ın Ahadiyeti’nden insana sunduğu bir hediyedir. Ve nasıl ki her insanın parmak izi farklı ise, her insanın manevi genetik şifreleri kendine özeldir. Ama genel hüküm “KURAN” ve “İNSANLIK” vasfını ilmi programa (ayan-ı sabiteye) konulmasıdır. İşte bu program Hakk’ın emr-i iradesidir. Ayrıca Hakk “”Muhakkakki Ademi kendi suretimde halk ettim” ve “Adem’i Rahman suretinde halk ettim” buyurarak bahsettiğimiz sırra ışık tutmaktadır.

Nasıl ki güneş ışığı tek ve renksiz iken, zuhur yerlerinde (mazharlarda) renklere bürünüyorsa şehadet aleminde mazharın nefsinin mertebesine ve ahlakına, vasıflarına göre RENK almaktadır. İşte nefsin ahlakına ve vasıflarına göre Kuran’ın hangi mertebesinin, nasıl-ne şekilde zuhura çıkacağının belirlenmesi için EMR-İ TEKLİFİ ile insan yükümlü tutulmaktadır. Hakikat-i İnsaniyyenin ve Kuran’ın hangi vasıflarla zuhura çıkacağını tayin eden kişinin nefsidir. Nefsi natıka, ayan-ı sabitenin izdüşümü olup ilahi isim ve sıfatların tecelli mahallidir. Nefsi natıka tek bir hakikat olup, taşıdığı ahlak ve vasıflarla mertebelere ayrılır. İşte nefsin “KURAN” ve “SÜNNET” ile emr-i teklifi ile yükümlü ve sorumlu tutulması ve cennet ve cehennem ile yerinin tayini Hakikat-i insaniyyenin nasıl ve nerede, niçin değerlendirildiğinin tayinini gerektirmektedir. İmtihan sırrıda budur. Zira elestte “Evet Rabbımızsın” cevabına nefisler şahid tutulmuş bu cevabı istisnasız her ferd ayan-ı sabitesine yerleştirilen Hakikat-i insaniye’nin farkındalığı ile (hayy ve idrak ile) cevap vermiş ve Hakk her ferdin nefsini bu soru ve cevaba şahid tutmuştur. Bu hakikati bilen nefsi natıka ayette belirtildiği gibi “işittik” demiş ve “itaat ettik” demeleri için şehadet alemine imtihan (söze vefa ve sadakat) sırrı ile gönderilmiştir. Bu sırrı bilen nefsi natıkaya bu nedenle ”Her doğan çocuk İslam fıtratında doğar” denilmiştir. Kısaca elestte her ferd mümin ve HADİ üzeredir. Hüviyetiyle ve Hakikatiyle HAKK (İlmi Zat programındaki özelliği) olan İNSAN, şehadet aleminde taayyün ve sureti ile ABD olabilmek için emr-i teklifiye karşı sorumlu tutulmuştur. Özü ve HAKİKATİ KURAN olan İNSAN, Kuran’ın hangi bölümünü (mümin-münafık- fasık- Salih vb) zuhura çıkaracağının tayini emri-i teklifidir. Fatiha sırrı ve Ezan sırrı elestteki sır olup şehadet aleminde Kuran’ın özü, özet, ve sırrı olan Fatiha ve EZAN hükümlerini yerine getirip getirmediğinin tayini ve itaat edip etmediklerinin kontrolü için halkedilmiştir. Zira “HAKK bilinmekliliğini sevmiş” ve kendini biliecek varlık olarakta İNSAN’ı kendi nefsinden zuhura getirmiştir. Hakikat-i Muhammedi tafsili olan İNSANİ HAKİKAT’i değiştiren özellik ise Mudill esması temsili şeytan şehadet aleminde tesir etmektedir. Mudil ve şeytan HAKİKAT-İ İNSANİYE’nin HADİ programını felç eden VEHMİ BENLİK algısıdır. 99 Esmanın hepsine tecavüz ederek Hakk’ın gerçek HÜVİYET’i ile zuhurunu engellemektedir. Vehmi Benlik “kişisel rahat”, “kişisel menfaat” ve “kişisel ihtisas ve arzular” ile HADİ programını bozarak kişiyi “MUDİLL” etkisine almaktadır. Bundan kurtulmanın tek yolu ise nefse arif olmak ve tevhiddir. Bu nedenle TEVHİD islam olmanın ilk şartıdır. Bu sırra binaen Efendimiz “Vücudundan (Varlığından) daha büyük günah olamaz” buyurarak bizi tevhide davet etmektedir. “Şeytanımı Müslüman ettim” buyurarak ta bizlerinde “MÜSLÜMAN” olabilmesi için “Mudill” etkisinden tamamen kurtulmamızı emretmektedir. Hakikat-i İNSANİYE’nin HADİ yolu olan sıratım müştekimde her an yol almamızı dalalet (Mudill) ile dolu yan yollara sapmamamızı emretmektedir. Manevi genetik şifrelerimizin zuhurunu bozan en önemli put BENLİK yani ENANİYET’tir. Bütün şirklerin kaynağı BENLİK ŞİRKİ (Mudill) olup bundan kurtulmanın anahtarı “nefsine ve Rabbine arif” olmaktır. Nefs zaten elestte bu sırra ŞAHİD edilmiştir. Bize düzen görev “Nefsini tezkiye eden kurtulmuştur” (Şems/9) ayetine düstur edinerek nefs mücahedesi ve tezkiyesi yoluna girmemizdir.

Şehadet aleminde yaşarken nefs tezkiyesi yolunuda şu ayetle göstermektedir: “Kim iyi bir iş yaparsa faydası nefsi lehinedir. Kimde kötülük yaparsa (nefsi) aleyhinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir.” (Fussilet/46).

Zira hayırlı veya zulmani ameller suretlenerek cennette ve cehennemde yerlerini almakta yapılan amellerle rahmeti ve gazabı nefsimize çekmekteyiz. Cennet ve cehennemin halk edilişinin sırrıda bu emr-i teklifidir. Ezelde ayan-ı sabite ile “BİLLAHİ” sırrıyla “Allah ile hüviyet beraberliği” içindeyiz. Şehadet aleminde de bu sırla yaşamamız gerekmektedir. Bizden istenen bu almede de BİLLAHİ sırrına vakıf olarak yaşamamızdır (Amentü BİLLAHİ …) ile istenen budur. Sen bu sırrı bilsende bilmesende ahirde yine BİLLAHİ sırrıyla ALLAH’lasın“Dünyada ama olan ahirette de amadır” ayetiyle bu sırra ulaşmanın tek yeri dünya olan şehadet alemidir. Bu sırrı burada müşahede eden AYN, bilmeyen gayr olur. Cennette (Cemal) nimet isimleriyle BİLLAHİ sırrıyla, cehennemde (celal) gazap isimleriyle O’nunladır. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayeti bizi her an uyarmaktadır. Zira ANda da BİLLAHİ sırrıyla O’nunlayız ve O’ndayız. Zatı Nefsine rahmeti yazdığından ve Rahmeti gazabını geçtiğinden her an rahmetinin içindeyiz.

“Allah var idi başka bir şey yok idi”  ve “Şu anda da öyledir”  hadisleri bizi bu sırra davet etmektedir. Bu nedenle her bilenin “tebliğ sorumluluğu” ve her kuluyla “tevhidi ve nefsini öğrenme sorumluluğu” vardır. Emr-i iradi olan Hakikat-i İnsaniyye programına yüklediği “rahmet” ve “HADİ”nin şehadet aleminde zuhuru için emr-i teklifi kurallarına ve hukukuna uymak zorundayız. Aksi halde şu ayetlerin hükmü altına gireriz. “Allah onlara zulmetmedi, onlar nefislerine zulmediyorlar”, “Rabbin kullarına zulmedici değildir” emir ve yasaklara uymadan ve programa tabi olmadan Benim kaderimde ve programımda bunlar var idi, bu nedenle “böyle” oldu demek; kaderi suçlamak Hakk’a iftira etmektir. “Allah onlara zulmetmedi” derken açıkça bu iftiranın önüne geçmektedir. Adem (as)’ı halife kılan ise“Rabbim nefsimize zulmettik. Bizi affet” itirafıdır. İftira nerde, itiraf nerde. Zekiye Şamiye (Güren) annemizin sözünüde buraya alalım: “Hiç kuluna zulmeder mi Hüda’sı, kulun çektiği kendi cezası”.

“Allah kuluna kaldıramayacağı yüklemez”. Kurandaki bütün ayetlerde bu sır yüklüdür. Bu nedenle emr-i teklifi kişiye YÜK YÜKLEMEZ. Kişiyi cennete götüren bu sorumluluğu üstlenmesidir. Kim kendisine böyle bir ihtiyar ve irade görmüyorsa hastadır ve tedaviye muhtaçtır.

“LA YÜKELLİFÜLLAHÜ NEFSEN İLLA VÜSAHA” “ALLAH NEFSE KALDIRAMAYACAĞI YÜKÜ YÜKLEMEZ” (Bakara/286).

Bu nedenle arifler şöyle demişlerdir: “Her kim kendinde hayır görüyorsa ALLAH’a hamdetsin. Ve kim nefsinde aksini görüyorsa nefsini itham etsin, nefsini kınasın”.

Ehlullah’a sormuşlar “Allah’a zulüm isnadından nasıl kurtuldun?” “Ehlullah: “Mülkünde ortak görmedim” buyurmuştur. Kim ki: BENLİK davası güderek Allah’a şirk koşar. Mudill esması tecellisi içindedir demektir. Mutlak Tevhid’e ulaşana kadar celal tecellisi ile terbiye edilir. Emr-i teklifi TEVHİD olup islamın ilk şartıdır. Emr-i iradi ile Emr-i teklifi TEVHİD üzerinde örtüştüklerinde hem evvel hem ahir hem zahir hem batın Hu olur ki, arzulanan bu sırdır. TEVHİD meyvesi yenerek, çekirdek hükmünden AYAN-I SABİTE ve NEFSİ NATIKA müşahede edilir. NEFİS HAKKIN SURETİ olup AYAN-I SABİTENİN İZDÜŞÜMÜDÜR. “Eşheduhüm ala enfusihim” ayeti yaşanır.

RABBENA ZALEMNA ENFÜSÜNA… AFVÜN KERİMUN.



önceki sayfa               sonraki sayfa

içindekiler
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam83
Toplam Ziyaret548148
Hava Durumu
Saat
Takvim