Üyelik Girişi
Site Haritası
Önerilen Siteler

tasavvuf ve nefsin hakikati

TASAVVUF VE NEFSİN HAKİKATİ

Tasavvuf, marifetullahı (ilahi ilim) esas alan: “İslamın özü, Kur’an’ın konusu, Sünnetin ta kendisidir” diye tanımlanıp, tarif edilen bir ilim disiplinidir. İbnül Arabi, ilimleri temelde üç kısma ayırır:

Birincisi, akıl ilmidir. Akıl ilmi, zorunlu olarak bireyin kendinde gerçekleşen veya delilin bağlamına vakıf olmak koşuluyla bir delili incelemek suretiyle gerçekleşen ilimdir.

İkincisi, sadece zevk ve vicdan yoluyla elde edilen haller ilmidir. Akılcı onu tanımlayamaz. Bu hal olarak tadılır, tadılarak bilinir. Örnek olarak balın tatlılığı, lezzeti, cinsel ilişkinin lezzetini bilmek, aşkı, coşkuyu kavramak gibi şeyleri bilmek verilebilir.

Üçüncüsü, sır ilimleridir. Sır ilmi, aklın gücünün üzerindeki ilimdir. Sır ilminin bir kısmı akılla algılanır. Ancak sır ilmini bilen onu düşünce yoluyla elde etmiş değildir, aksine o ilmin mertebesi o bilgiyi kendisine, nefsine o ilmi vermiştir. Örnek olarak “Allah var idi O’nunla birlikte başka bir şey yok idi” anlamındaki hadis rivayetlerini örnek olarak verir. Bu ilmin bir kısmı keşifle elde edilen ilimdir. Bu ilim zevk ve vicdana dayanan keşfi ilimdir ve bu ilimden vecd ve Hakla Hakk olan Mutlak Vücud’u yakın olarak müşahede eden ve hakikat sahibi kimseler nasiplenebilir. İlim, ya Hakk yada Hakk’la irtibatlı olan alemle ilgili bilgiyi içerir yada alemin Hakk ile irtibatı açısından O’nu bilmektir. Bu ilim mevcudların (alemin içindeki her şey) hakikatlerinde zuhur eden tecelliyi bilmek olarak isimlendirilir. Ya da İlim Mutlak Zat’lığı açısından Hakk’ı bilmektir.

Tasavvuf, Hakk ve alemle ilişkilerini ve alem ilişkilerini incelediğinden dolayı, en şerefli ve kapsamlı ilimdir. Tasavvuf’un konusu, Hakk’ın Ahadiyeti, O’nun ezeli sıfatları ve isimleridir. Hakk’ın alem ve mevcudlar ile irtibatı, bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan uluhiyet (ilahlık) mertebesi açısından mümkündür. Zatı mutlak, uluhiyet mertebesinde Allah adını alır ve tüm ilahi isim ve sıfatları bünyesinde barındırır. Alemin Hakk ile irtibat tarzı, özel yön (vech-i has) diye isimlendirilir ve her mevcudun Hakk ile doğrudan irtibatından ibarettir. Daha genel bir ifadeyle, bütün alemlerin ve içindeki mevcudların bir silsile (taayyün ve tecelli mertebeleri) vasıtasıyla Hakk’dan zuhura çıkması, açığa çıkmasından ibarettir. Kesret (çokluk) zuhurun, mutlak birlikten (vahdet) varlığını kazanması, varlığını kazandıktan sonra ise kendi asli ve kaynağıyla hem mevcudiyetini hemde bilgi ve ilim düzeyinde, vech-i has ve Rabb-ı has aracılığı ile, irtibatını sürdürmesidir. Bu da tasavvufun temel meselelerindendir. Tasavvuf eşyanın ve mevcudların ilahi isimler ve sıfatlar yoluyla Hakk’la bağlantısının ilmini verdiği gibi, Hakk açısından ise, Hakk’ın ilahi isim ve sıfatlarının alemde tecelli ve tezahür (zuhura çıkış) edişinin bilgi ve ilmini verir. İlmi ilahi olan marifetullahı esas alan tasavvuf, kesretin (çokluğun) Zat-ı İlahiden sudur edip, tekrar Zat-ı İlahiye dönmesinin keyfiyetini açıklar.

            “Başlangıç O’ndandır, dönüş O’nadır”

Tasavvuftaki bilgimizin kaynağı Kur’an ve Sünnet-i Muhammediye’dir. Kaynağını Zat’tan alır. İlmin kaynağını ilahi isimler ve sıfatlardan ve bunlara ilişkin bilgimizden kazanmaktayız. Bu ilmin ilkeleri, Hakk’ın varlığının lazımı olan hakikatlerin esaslarıdır. Bunlar, Zat isimleri diye isimlendirilir. Hakk isimler vasıtasıyla alemle irtibatlı olduğu gibi, alem tarafından bilinmesinide bu isimlerin aracılığına bağlamıştır. Bu itibarla O, ilahi isimleri gaybın anahtarları diye isimlendirir. Hakk sayısız, sonsuz ismin ve sıfatın tek sahibidir. İsimler, Zat isimleri, sıfat isimleri ve fiil isimleri diye sınıflandırılır. Zat isimleri, Hakk’ın varlığının lazımı olan isimlerdir. Bu isimlerin bir kısmının hükmü ve tesiri alemde ortaya çıktığı gibi, bir kısmıda sadece Hakk’ın bilgisini kendi Zat’ına sakladığı isimlerdir. Zata delalet eden isimlere örnek olarak Allah, Hakk; sıfata delalet eden isimler el-Alim, el-Habir gibi isimler; üçüncü kısım ise, el-Halık, er-Rezzak gibi fiile delalet eden isimlerdir. Her mevcudun (varlık) bir Rabb-ı has adı verilen mevcudun özel yönünü (vech-i has) Hakk ile irtibatlandıran, her mevcudun Hakk bilgisini ilahi isimlerden birisiyle gerçekleştirdiği, her mevcuda ait ilahi bir ismi vardır (Rabb-ı has). Bu nedenle tasavvuf, Hak-alem-mevcudlar ile irtibatı birleştirdiğinden, ilimler içerisinde en kuşatıcı ve şamil bir üst ilimdir. Kamil ilim, Hakk bilgisine (marifetullah) ulaştıran ilimdir ve bu yoldaki bilgilerdir. İlimde miyar ve mizan Kur’an ve Sünnet ile teyit edilmiş bilgidir. Kaideler, akıl, şeriat ve sarih keşif tarafından kabul edilmiş tahkik kaideleridir. Müşahede ve keşif yolunda, akıl yürütme ve kazanımın yerini, nefs tezkiyesi, kalp arınması, mücahede, riyazet, acz ve fakrını bilmek, Hakk’a tam teveccühle yönelmek, niyeti ihlaslı kılmak, Kur’ani ahlak gibi tasavvufi irfan yolu yöntemleri yani seyr-i süluk yöntemi alır. Bu yöntemdeki araçların sonuçlarını her mevsimin kendine özgü ürünü olduğu gibi örnekle açıklayabiliriz. Tasavvufi irfan yolu olan seyri sülukun yöntemlerinin sonucu, meyvesi, kişinin kendi varlığında gerçek tevhide ulaşması ve “nefsi bilen, Rabbı bilir” hükmü gereğince, önce nefsine, sonrada Rabb’ı olan Allah’ına arif olmaktır. “Mücahede eden müşahede bulur” hükmü gereğince, müşahede elde etmede seyri sülukun yani tasavvufi irfan yolunun gerekli aşamalarını ve mertebelerini kişinin kendi nefsinde gerçekleştirme yolu iledir. Bütün bu mertebeler yerine getirildiğinde, öncelikle nefsin hakikati ile ilahi mertebeler arasında münasebet kemale erecektir. Bu münasebet, nefsin tezkiye edilmesiyle, ilahi hakikate ulaşma arasındaki ilişkiye işlev kazandıracaktır. Bir şeyi bilmek, bilen ile bilinen arasındaki münasebet sayesinde mümkündür. Hak, uluhiyetini (ilahlığını) aklen ve şer’an sabit olan birlik (vahdet) özelliğiyle nitelemiştir. Tevhide arız olan izafi çokluktur. Tevhid ise, izafetleri ortadan kaldırmaktır. Her çokluk (kesret) ise bir nispet, izafi bir itibardır. Hakk mutlak Bir olduğundan (Vahdaniyet), herhangi bir itibar ve izafet düşünülmeden kendisinden ilk ve tek çıkan şey, “Genel vücud (varlık) tecellisi” dir. İşte bütün mevcudların Hakk ile irtibatını sağlayan nefesi rahman olan bu “genel vücud tecellisi” dir. Bu “genel vücud tecellisi” (tecelli-i vahid), kesreti (çokluğu) oluşturan, bütün mevcudlar için ortak ölçüdür. “Genel vücud tecellisi” ile ilahi isimleri kanalıyla İlahi Zat mevcudlarla irtibata geçmektedir. Bu tecelli sayesinde Hak-alem-mevcudlar arasındaki irtibat gerçekleşir. Bu irtibat tarzı “Hakk’ın mevcudlar ile beraberliği” diye isimlendirilir. Bu beraberliğe ise “Nerede olursanız olun O (İlahi Zat) sizinledir” (Hadid/4), “İki kişi bir araya gelirse üçüncüsü Allah’tır” ve “Biz O’na şahdamarından daha yakınız” gibi ayetler delil gösterilebilir. Hz. Peygamber’in (sav) herhangi bir melek vasıtası olmaksızın Hakk’dan doğrudan doğruya aktardığı ifadeleri bu tarz ilişkiye delalet etmektedir. Her mevcudun Hakk ile arasındaki bu özel irtibatı, mevcuda özel ilahi bir isimle (Rabb-ı has) sağlanmaktadır. O özel ilahi isimle mevcuda Rabblık yapıp, onu terbiye eder. İlahi isimler, İlahi Zat’a aittir, isim yönüyle O’nun aynıdır.

Burada Hak, “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmekliliğimi sevdim. Halkı zuhura çıkardım. Ta ki Beni bilsinler” kudsi hadisi ile kendini bildirip ve tanıtmak isteği ile “hubbi teveccüh” ile her mevcudla özel bir ilahi ismiyle (Rabb-ı has) sevgisini ve bilinmekliğini izhar etmiş, açığa çıkarmıştır. Hakk bunu, Zatından kaynaklanan bir sebep ile gerçekleştirmiştir. Nefsi ile kaim olan Zat, bu irtibatı her mevcudun hakikati, ayan-ı sabitesi olan bir hakikatle irtibatı sağlamıştır. “Bir şeyin hakikati, o şeyin zatıdır” hakikati gereği nefsinin hakikatini, özellikle insana zati sıfatlarının mazharı olan nefs-i natıka’ya yansıtarak, mevcudların öz hakikatlerini (ayan-ı sabiteleri) kendi Zati İlminde, ilmiyle, ilim olarak programlamıştır. Bu mertebede hiçbir zuhur yoktur. Bu Hakk’ın kendi kendini, kendinde, kendiyle bilmesidir. İlmi Zat mertebesidir.

 Mevcudlara verilen ayan-ı sabite ve nefsin hakikati gereği, üzerlerine ilişen “genel vücud tecellisi” olan tecelli-i vahid, mevcudların Mutlak Vücud (Zatı Mutlak) tan zuhura çıkma eğilimlerini, talepleri gereği İlmi Zat’taki ayan-ı sabiteleri gereği zuhura çıkmalarını gerektirdi. Her mevcud yine Zatı İlim ile ayan-ı sabitesi gereği Hakk’ça bilindiğinden, onlarda Hakk’ı bilir bir münasebet ile zuhura getirildi. Bu nedenle “Nefsini bilen Rabbını bilir” hadisi şerifine muhatap oldular. “Ayan-ı sabiteler” yani “mevcudların hakikatleri” varlık kokusu almamış ancak bunları oluşturan isim ve sıfatların suretleri ve eserleri zuhura çıkmıştır. Her mevcuda bir Rabb’ı has olan özel bir ilahi isimle irtibatlı olduğundan, bu özel yön (vech-i has) ile zuhura çıkmıştır, ve fiilleriyle zahir, eserleri ile meşhud hale getirilmiştir. Bu Rabb’ı Hass’ın (ilahi isim), özel yönünün Hakk’a arif olmasını kolaylaştırdığından, şeriat-ı Muhammedi esasları konularak Rabb-ı hassı ile Rabbül erbab olan Allah’a ulaşma yolu irtibat sağlanarak kısaltılıp kolaylaştırılır hale getirilmiştir. İşte bu nedenle “ilim kadın ve erkek her müslümana farzdır” hadisi şerifinin hükmüyle nefsler başıboş bırakılmamış, bu ve buna benzer ayet ve hadisler ile nefsin terbiye ve tezkiye edilmesi gereği vurgulanmıştır. Zira nefsin hakikati (nefsi natıka), her taayyün ve tecelli mertebesinde, bu mertebelerden geçip yaşadığımız alem olan şehadet alemine gelene kadar her mertebeden geçtiği belirli bir süreç içerisinde değişik özellikler ve kesafet kazanarak, mevcudlar alemine ulaşmıştır. Bu seyr-i sülukta “kişinin kendi hakikati” nden iniş yani “nüzul” u oluşturur.

Hak, eleste “Ben sizin Rabbınız değilmiyim?” hitabını yapmış tüm mevcudların hakikatlerinden “Evet Rabbımızsın” cevaplarına her mevcudun kendi nefsini şahit tutup, taayyün ve tecelli mertebelerinden geçirerek şehadet alemine nefsle birlikte nüzul ettirdi. Amaç ise “bilinmek istemesi” dir. Örtülen nefisin, “Evet Rabbımızsın” cevabını bu müşahede aleminde de, kendi nefsi ve ilmi birikimleri ile teyit etmesini murad etmiştir. Allah, Nefsi bu “bilinmekliliğini istemede” ana kaynak olarak zuhura getirmiştir.

Tasavvuf kelimesi dört harften ibarettir: Ta, Sad, Vav, Fa

Ta: Tevbeyi ifade eder. Buda ikiye ayrılır: Zahiri tevbe; Batını Tevbe. Zahiri tevbe odurki: sözde, işde, bütün duygular günahtan ve kötü işlerden geri alınıp taata ve takvaya sevk olunsun. Başkaldırma bırakılıp, Hakk’a uyarlılık hasıl olsun. Batını tevbeye gelince; onada nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi oluşup, zahiri tevbeye ilaveten nefsin hakikatine doğru yol alınmayı sağlasın. Kötü ahlakın, iyi ahlaka dönüşmesi ile “Ta” makamı tamam olur.

Sad: Safa halini ifade eder. Buda Ta harfi gibi iki yönden mütalaa edilir. Biri kalbin, nefsin safiyeti; öbürüde sırrın. Kalbin safası odur ki; beşeri kirlerden beri ola. Kalbin safiyeti zikrullah ile olur. İrfan yolundaki zikirler ile kalp safaya ulaşır. Kalp gaflet uykusundan uyanır. Allah’ın sevgisi kalbe yerleşir. Sır dili ile tevhid hali kazanılır. Bu halde tamam olunca “Sad” makamıda tamam olur.

Vav: Velayet hali olarak anlatılır. Bu hal batıni (iç) alemin safiyeti üzerine düzenlidir. Velayet halinin neticesi “ilahi ahlakla ahlaklanmak” tır. Bu halde beşeri sıfattan soyunup, ilahi sıfata bürünmek vardır. Kudsi Hadiste bu hal şöyle belirtilir: “Bir kulu seversem, gözü, kulağı, dili, eli vs. ayağı olurum. Benimle işitir, Benimle görür, Benimle konuşur, Benimle tutar ve yürür”. Bu halde Allah’ın Zatından başka her şeyden arınılır. Bu hal ile “Vav” makamı hasıl olur.

Fa: Fena (yokluk) makamıdır. İlahi sıfatlar arasında eriyip gitmek, emaneti sahibine teslim etmekle hasıl olur. Beşeri sıfatlar gidince Ahadiyet sıfatı yerini alır. Hakk fena bulmadığından, fena haline ulaşan ehlini Kendi bekasıyla baki kılar. Fani nefs, baki sırla varlığa kavuşur. Hakk ile Hakk olur. “O’nun vechinden başka her şey helak olur” (Kasas/88) ayeti bu hali anlatır. Fena hasıl olunca, beka da tamam olur. Bu alemi Cenab-ı Hakk şöyle anlatır: “Doğruluk otağında, güçlü padişahın katında…” (Kamer/55) Orası ahadiyet alemi olup, nebilerin, velilerin makamıdır. Fark hali ortadan kalkınca, Hakk’la ebedi safiyet kalır. Bu hali bulanların sonsuz lezzetini Allah Teala şöyle anlatır:

“Cennete gidenler, orada ebedi kalırlar” (Araf/42) Bunun yolunuda bu yolda sabra bağlar ki şöyle buyurur:

“Allah sabredenlerle beraberdir” (Enfal/66)

Tasavvufta irfan yolu bu mertebe ve makamları içerir. Bu miraç yolu nefsin kendi hakikatine olan yolculuğu ve emaneti sahibine teslim etme halidir. Kişi kendi özü ve hakikati olan “NEFSİ” ile Hakkın “ZATI NEFSİNE” olan irfan yolculuğudur. Allah’ı bilme, bulma; uyup, olma durumunu hal ile yaşamaktır.



                          önceki sayfa            sonraki sayfa

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam78
Toplam Ziyaret466189
Hava Durumu
Saat
Takvim