Üyelik Girişi
Site Haritası
Önerilen Siteler

R. G. 24. Onüçüncü Tecelli: Batını Sefer İrfan Yolu

24. ONÜÇÜNCÜ TECELLİ: BATINI SEFER İRFAN YOLU

Ve daha dedi ki:

-          Ya Gavs-ı Azam… Benden, seferi batını yapmamakla uzak olursa bir kişi, onu seferi batın ile müptela kılarım!

Seferi batın, Hakka ve kişinin kendi hakikatine yolculuğudur. Seyr-i süluk ve irfan yoluolarak belirtilir. Batın yolculuğu “Nefsine ve Rabbine arif” olmaküzere yapılan ve sonucu Hakk’a vasıl olmak olan yolculuktur. Bu irfan yolculuğunu yapmayan O’ndan uzak, yapan ise O’nunla olmuş olur. Sonu marifetullah olup kişinin kendi hakikati olan nefsi natıkanın bilinmesi ve yaşanmasıdır. Kısacası Allah’ın Nuruna ve Kur’an’ın sırrına ulaşmaktır. Bu hakikate ulaşmak için nefs mertebelerinin tahsili gerekir. Nefsi Natıka her nefs mertebesinde bir isim alır. 

Nefsi emmare:              Nefsi natıka bu mertebede “nefs” adını alır.

Nefsi levvame:              Nefsi natıka bu mertebede “ruh” adını alır.

Nefsi mülhime:              Nefsi natıka bu mertebede “kalp” adını alır.

Nefsi mutmainne:          Nefsi natıka bu mertebede “akıl” adını alır.

Nefsi radiye:                 Nefsi natıka bu mertebede “ sır” adını alır.

Nefsi mardiyye:            Nefsi natıka bu mertebede “hafi” adını alır.

Nefsi safiye:                 Nefsi natıka bu mertebede “ahfa” adını alır.

Kişi nefs mertebelerini ve tevhid ilmini aldıkça, hem marifetullaha hem kendi hakikatine arif olur. “Tasavvufta tevhid ve nefsi irfan yolu” eserimiz bu mertebelerin eğitimini esas almaktadır. Bu mertebeler katedilmeden kişi “batın seferini” yapmamış olur. Batını seferin önemini açıklayan kudsi hadiste şöyle buyurulur:

Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Sefere çıkınız; sıhhate erer, ganimet bulursunuz...”

Burada anlatacağımızı iyi bilmen ve öğrenmen gerekir.

Sefer nefsani karanlıktan çıkmaktan ibarettir. Nefsi asli hali olan nura ulaştırmaktır.

Sıhhat hayret ve şaşkınlık halinden safaya kavuşmaktır.

Ganimet nefse ve onun arzusuna galip gelmekten ibarettir.

Bu seferi yapmayı arzu edenlere Hakk yardım eder ve nüzul ederek onlara batını sefere müptela kılar. Yani yaşanılacak olaylarla onları batını sefere tutar ve alıştırır. Daha önce nefsine ve Rabbine arifolup bu seferi tamamlayan kişiler olan “arifibiallah” lar ile kişiye yardımcı olur. Arifibillahlar “ölmeden önce ölünüz” emriye ölüp Hakk ile dirilmişlerdir ve Hakk’ın ilmini (marifetullah) talim edenlerdir. Hakk, alemde insan ile göründüğünden, batını sefer yapmak isteyenler bu kişileri aramalı ve talep etmelidirler.

Şu kudsi hadis arifibillahları anlatmaktadır:

Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

“İşlerde şaşırırsanız kabirler ehlinden yardım isteyiniz.”

Şunu bilmelisin ki bir veli kulun yetişmesi tam olunca, Aziz ve Celil olan Rabb oraya konuk olur. Ve o veli’nin kalbi Rabbin kabri olur. Bu kulun benzerleri kabirler ehlidir.

Durum böyle olunca, anlatıldığı gibi bir zattan, din ve dünya işinden şaşıran bir yardım taleb ederse onun yardımını görür. Ve o zat darda kalan kulu zor durumundan kurtarır. Bu manayı da anla. Bu konuyu açıklayan bir başka kudsi hadiste Allahü Teala şöyle buyurur: “Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım”. Mevlana Hazreteleride; “Beni mezarımda değil, ariflerin gönüllerinde arayınız” buyurarak konuya geniş bir boyut kazandırmıştır.

Batın sefer üç yolculuğu bünyesinde barındırır. Seferler faslı olarak adlandırılır.

SEFERLER FASLI

İrfan sahibi bu yollardan geçerek, başlangıcını ve dönüş yerini bilmiş, nefsine ve rabbine arif olmuştur. Bu nefsini bilmesi, kendinin nereden gelip, nereye gittiğini idrak etmesidir. Bu sırada şu üç seferden geçmiştir:

Burada seferin manası, manevi yolculuk anlamındadır ve bu yolculuğa hakikat nazarıyla bakıldığında, sonsuz olarak görülür. Ancak anlatılacak bu üç sefer hepsini toplamıştır. Kişi bu üç seferi tamamladığında nefsine ve rabbine arif, kamil ve mükemmel olur.

BİRİNCİ SEFER

Malum olaki, her insanın Zat-i İlahide bir hakikati vardır. Bu da ilmi Zattaki ayan-ı sabitesidir. Hakk Teala o hakikatin, his ve şehadet alemine gelmesini ve zuhurunu dilediğinde, ilk şeklini akl-ı külde çizer, ki orası ilahi ilimdir, ilahi aynadır. O hakikat Hakkın dilediği kadar orada kalıp terbiye olduktan sonra, vücud tecellisi ile nefsi külliye, oradan arşa, kürsiye geçer; oradan semaları tabaka tabaka geçer ve aya gelir. Buradan ateş küresine, hava küresine, suya ve toprağa geçer. Daha sonra maden, nebat, hayvan, melek, cin ve insana gelir.

Mertebe-i insana gelinceye kadar nefs-i natıka geçtiği yerlerin her birinde hayli güçlüklerle karşılaşır. Kah yükselir, kah alçalır, türlü fitne ve kötü ahlaklar insana gelip karar kıldığında yarım daire tamam olur. Nefsi natıka bu sırada aslından perdelenmiştir, değişik vasıflarla vasıflanmıştır.

Nitekim Kur’anı Kerimde bu duruma şu ayetle işaret olunur:

 “İnsanı en güzel şekilde halk ettik sonra aşağıların aşağısına reddettik” (Tin/4)

İşte insana gelinceye kadar devam eden bu sefere birinci sefer denir. Eğer kişi, bu mertebede kalır, mertebe-i insanın, kendinin başlangıcına ve sonuna arif olmazsa, ceme eremezse, bu hale “cemden önce fark” denir.

“Cemsiz fark şirktir” ifadesiyle anlatılmak istenen daire burasıdır.

“Sürüye benzerler belkide onlar daha şaşkındırlar” (Araf/179) denilen haldir.

Aslına erip hakikatini bilemiyenler yukarıdaki ayeti kerimede belirtilen şaşkınlık içinde sürüler gibi haşrolurlar.

İKİNCİ SEFER

Bu sefere terbiye ve müşahede seferide denir. Nefs-i natıka aslı halinden perdelenip, çeşitli ahlak ve vasıflarla yeryüzünde beden kalıbıyla zuhura çıkmıştır. İşte kitabımızın da konusu olan nefs-i emmareden yola çıkarak, nefsin hakikatine, aslına yol almak ile yapılan terbiye ve müşahede seferidir.

Bu seferde bir mürşid-i kamilin ilmine yapışıp aklı küle uçmak şeklinde manevi bir yolculuk yapmak gerekir. Buna “Hakikat-i Muhammediye ulaşmak” da denir.

Pirlerin himmeti ve gayreti ile Hakikat-i Muhammediye’ye vasıl olması gerekir. Ki burası vuslatı hastır.

Birinci seferin sonuna yani sureti insana gelinceye kadar, geçtiği her mertebeden renk, ahlak ve sıfat almakla “sürüler” derekesine inmişti.

İşte bu mertebede bir mürşid-i kamile ihtiyaç vardır. Bir mürşid-i kamil bulunursa, söylediklerine tabi olup itaat etmekle kötü ahlakların hepsini terk edip, evvelki hali gibi temiz ve renksiz olur. Ve böyle olmadıkça aklı küle dönmek mümkün olmaz.

Ehlullah katında yetişkinlik, salik için büluğa yani akli küle erip, reşid olmakla olur. Velayet mertebesi de budur. Salik akli küle vasıl olunca, büluğa ermiş ve yetişmiş olur. Bu hale Hakikat-ı Muhammediye derler.

Hadis şerifte “Allah önce aklımı ve nefsimi halketti” buyrulurki işte bu haldir.

Salik bu makamda “renksiz” olur ve “vahdet” i bulur. Bu makamda salikin aklı “aklı kül”, nefsi “nefsi kül” ruhuda “ruhu mukaddes” olur.

Bu makama “farktan sonra cem” yani farklar görmenin tek görmeye dönüşmesi denir.

Allah’da, Allah’la seyr makamıdır: Salik bu makamda kalır, ileriye geçmeğe çalışmazsa kemale eremez, irşad edemez. Hakk’ta kalır, halka dönemez.

Fenafillah yani Allah’da yok olma denilen bu makamı dahi bırakıp geçmek ve terakki ederek bekabillah denilen Allah’la baki olmak mertebesine ermek gerekir.

ÜÇÜNCÜ SEFER

Bu üçüncü sefer “Seyr-i anillah” yani “Allah’dan sefer” dir ve “Bakabillah” dır. Cemden sonra farka gelmedir. İrşad için, cem mertebesinden manevi bir inişle fark alemine gelip, beşeriyet örtüsüyle örtünüp halk arasına karışmaktır.

Nitekim Hz. Resul (SAV) un ağzından Kur’anda şöyle buyrulur:

“Ben sizin gibi beşerim” (Enfal/110)

Bu makamda yemek, içmek, uyumak, dünyevi hakikatlerle yaşamak vardır. Ancak ne ifrat ne tefrit olmalıdır; tam istikamet ve itidale riayet edilir.

Bu mertebeye eren adalet, iffet, istikamet üzere olup şeriat hükümlerine de tamamen bağlıdır. Ancak farzların dışında türlü türlü namaz ve oruçlarla da kayıtlanmaz.

Hem kesret aleminde hemde vahdet aleminde “salatü daimun” yani daima namaz içinde olup; zahiri halkla, batını Hakk’ladır. Bu zatı anlamak gayet zordur. Halk zahirde kimin ibadeti, zühdü takvası çoksa onu büyük görüp, kemal ehli zanneder. Halbuki kamilin kemali ise bu zahir duygu gözü ile görünmez. O kemali görmek için Hakkani bir göz gerekir. Kamil olanı ancak kamil olan görür ve bilir. Bu daire “Cemden sonra fark” halidir. Hz. Ali (kv) şöyle buyurmuştur: “Cem hasıl olmadan farkta kalış şirktir. Cemde kalıp farka gelmeyiş zındıklık… Cem ile farkın beraberliği ise tevhiddir.”

Anlatılan bu üç sefer bunun manasıdır.

Kamilin bu makama inişi terakki ve yükseliştir. Bu makama gelince nefsine, Rabbine ve rütbesine arif olur.

Yüce Allah (cc) alemlerin halkediliş amacını şöyle açıklıyor: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmekliliğimi sevdim. Halkı zuhura getirdim. Taki Beni bilsinler”

Allah’ı bilebilecek varlık olarakta insanı zuhura getirerek; “Ey Adem oğlu! Seni kendim için alemleri senin için yarattım” diyerek insanın kendi indindeki yerini açıklamıştır. Peygamber Efendimiz (SAV); “Nefsini bilen Rabbını bilir” buyurarak Allah’ı bilme yolunu bizlere açık tutmuştur.

İnsanın ilahi hakikati olan nefs-i natıka ilahi tevhid hakikatinden, Zati ilimden mertebe mertebe şehadet alemine indirildiğinde, çokluk unsurları ile perdelenir. Nefs tezkiyesi süreci kemale erdiğinde insan ile Allah arasındaki nefsi münasebet bilkuvveden bilfiil hale gelir. İlahi nefs ilahi tecellileri yansıtan Hakk’ın aynası haline ulaşır.

Tüm nefsler, elestte “Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?” soru ve “Evet Rabbımızsın” cevaplarına şahid tutulmuştur. Tüm nefisler bu verdikleri sözü şehadet aleminde de uygulayıp, şu Allah kelamını söylemek için zuhurdadırlar:“LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RESULULLAH”.



önceki sayfa               sonraki sayfa

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam38
Toplam Ziyaret486434
Hava Durumu
Saat
Takvim