Üyelik Girişi
Site Haritası
Önerilen Siteler

Secde

SECDE

Secde, uluhiyet ve ubudiyetin tevhididir. Vücudun (varlığın) Ahadiyeti Zat’ta cem edilmesidir. Vücudu “bir nokta” da toplamaktır. O da “Zat nokta” sıdır. “Gizli hazine”den köken aldığını idraktir. Uluhiyet ve ubudiyetin aynı hakikatin iki farklı mertebede zuhuru olduğunu fark etmektir. Ubudiyet mertebesinde uluhiyeti idrak etmektir. “lâ ilahe illallah muhammeden resulullah” sırrına ulaşmaktır. Bu açıdan secde halk ile Hakkı bir noktada toplamaktır, cem etmektir. Vahdeti – kesreti bir eylemektir.

Secde, marifet ve tenzih yakınlığı demektir. İnsan secde ederek İlah’ın hak ettiği yükseklik ve yaratılmışların niteliklerinden üstünlük özellikleriyle nefsini tenzih eder. Nefsindeki tüm özelliklerin ancak Hakkla mevcut olduğunu ifade eder. Secde etmek kalbe vaciptir. Batın kalp secde ettiğinde ise, zahir yüz secdenin aksine, secdeden asla kalkmaz. Kalbin secdesi, Hakkın tecellisi altında olduğunu itiraf ve idraktır. Secde ederken bu nedenle “Allahuekber” denilerek, Hakk övülür. Tekbir, tenzih ve teşbihi birleştirendir. Kalb secde ettiğinde ise tüm organlar secde eder. Kalp temizliği, secde olması bakımından geçerlilik şartıdır. Secdede kıbleye dönmek,zahiri ve batını birleştirdiği için gereklidir. Secdeyi yaparken şu hususta unutulmamalıdır. Allah her şeyi ihata edendir. Ona yer, mekan ve zaman tayin edilemez. O her mekanda bulunur. Secde eden kişi iki el bir araya geldiği gibi zahir ve batın kıbleyi bir araya getirebilen kişidir.

Secdeler, Mukades Zatın devamlı zuhur ile, beşeri izlerin tamamiyle silinip gitmesinden ibarettir. İkinci secde, ubudiyet maamına işarettir. Hakk’la halka dönüştür.

İki secde arası oturma; ilahi isim ve sıfatların hakikatleri ile tahakkuk etmeye işarettir. “Rahman arşı istiva etti” (Taha/5) ayetiyle Allah tecellisi içinde, vücudun “Rahman” ismine mahal olmasıdır. Bu hakikatle tahakkuk etmektir. Kul iki secde arasında otururken Rahman ile konuşur. Oturuştan sonraki secdesinde ise, gecenin son üçte birlik bölümünde kullarına inmesi bakımından Rab ismiyle Hakk ile konuşur.

Allah kuluna “Secde et, yaklaş” (Alak/10) emriyle Kendisiyle kavuşmanın secdede olacağını müjdelemiştir. Bir kudsi hadisinde Allah Teala şöyle buyuruyor: “Kulun Rabbine en yakın olduğu anı secde anıdır”. Secde eden, secde ettiği zaman, varlığı Zatın cem kaynağından alıp ayrıntılı olarak aleme yaymaktadır. Yani yalnızlıktan çıkıp bütün alemle bir bağlantı ve iletişim kurmaktadır. Ama kurabilirse. Secdesini tam yapabilirse. Hak Teala kulu izafi yokluktan varlığa çıkardı. Nefsi natıkası aslı örtülerek şehadet alemine indirildi. Böyle bir durumda kulun cem aleminden ayrılıp, yaygın bir aleme geçtikten sonra Rabbına yakınlığı nasıl olacak? Evet, nasıl olacak ki tekrar eski yerine dönebilsin? Bu namaz ve irfan yoluna adım adım azim ve sabırla devam etmekle mümkündür.

Bu dönüş ancak, Hakkın esma, sıfat, ahlak ve ayetlerine bürünmekle ve bunları alemlere yaymakla mümkün olabilir. Bu en kemalli şekilde ancak secdede olabilir. Manasını anla…

Secdede “Allahümme ecealni minessacidiyn livechike ve euzu bike minke (Allah’ım vechine (zatına) secde ettim ve Senden Sana Sığındım)” duasıyla Ahadiyeti Zata, yani kul mertebesinden “hüviyet gaybına” secde eder. Bu dua ise hakiki tenzih ve tevhiddir. Zatının mahiyetinin bilinmediği ve idrak edilemeyeceği makamına sığındığımızı ifade edip, O’na teslim olmaktır. Bu Hakkın Zatına en yakın hal olduğundan secdede yapılan dualar Allah katında çok değerlidir. Peygamber Efendimiz “Secdede çokça dua ediniz” buyurarak bize bu gerçeği açıklamıştır. Secdede dua ile direkt Zatından talep etmekteyiz. Tabi secdeyi bu mana ile yapabildiysek. Bu talep alemlerinde Allah kanalıyla bize cevabını sunmasına vesile olacaktır. Secdede Allah’ın bizde, talebimiz doğrultusunda esma ve sıfatlarını zuhura çıkarmasını niyaz etmekteyiz.

Tüm varlığımızı O’na teslim ederek, varlığımızda tecelli halinde olan İlahi Zatını, sıfatlarını ve isimlerini O’na bağlamaktayız. Hakk’ta fani olmaktayız. Bu fani oluş hem fiil, hem esma, hem sıfat, hem zat olarak fani oluştur. Bütün bunların sahibinin Allah olduğunun idrak edilmesidir. Vücud ortadan kalkmayıp, bizdeki irfanın bu düzeye yükselmesidir. Fenafillah mertebesi olup, tüm varlığı Hakk’a vermekle gerçekleşebilir. “Allahuekber” lafzı ile İlahi Zata teslim edilen bu izafi fiil, esma, sıfat ve zat tecellilerinin nefsimizde Hakk’la devam ettiğinin idraki “bekabillah” makamıdır. Hakk’la baki olma mertebesidir.

Nefsimizde olan tecelliler sayesinde tecelli-i efal ile fiillerimizi, tecelli-i esma ile ilahi isimlerimizi, tecelli-i sıfat ile ilahi sıfatlarımızı, tecelli-i zat ile zatımızı Allah ile birlikte idrak eder ve bu irfana ulaşırız. Bu suretle izafi hüviyetimizin, gizli hazine kaynaklı Zati hüviyetin aynası olarak halk edildiğimizi anlarız. Bu şekilde O’nu tam bir tevhidle anmış oluruz.

Secde, kişinin kendi hakikatini (vitriyetini) idrak mertebesidir. Hakikati Muhammedi kanalıyla nefs-i Muhammedi den hissemizi fark etmektir. “Allah önce benim nefsimi ve nurumu halketti” buyuran Hz. Resul “Ben Allah’tanım müminlerde benim nurumdandır” diyerek bizlerinde nefslerimizin ve nurlarımızın öncüsü olduğunu ifade etmiştir. “Nefsinizden bir peygamber geldi” (Tevbe/128) buyurarak, nefsinin özelliklerine ayna olabileceğimizi bildirmiştir. Nuru Muhammedi namazda özellikle secdede “alın” ve “göz nuru” olarak zahir olur. Secdede dikkate alınan şey bu nedenle alın olmuştur. Alın nefsi natıkanın nurunun zuhur mahallidir. Kamil insanlarda bu nurun, nabız gibi atan, tesbih taneleri şekliyle zuhura çıkan bir nur olduğunu ehline malumdur. Namazda zahiri olan bu nur, Nuru Muhammedi’dir.

Secdede nefsini bilen ve Hakka teslim edip fani olan kişi Vitriyet ve Ferdiyet (kendi hakikati ve alemlerin hakikatini idrak) mertebesini idrak ederek “beka” kazanmış olur.

Secdede kendi nefsinde ve sende dürülü olan alemlerle birlikte Hakkın hüviyet gaybına (Künhü Zat) secde etmiş olursun. Kendindeki ve alemlerdeki tüm ilahi isim sıfatlarını, zuhurlarını Künhü Zatına teslim etmektir secde. Tüm varlığı kaynağına iade etmekle O’nunla kaim olduğunun şuuruna varmaktır. Bu anlayışla secdeden kalkıldığında, artık Hakk’la kaim olarak var olmaktır. O’nunla, O’nun hüviyetiyle süslenmenin idrakine ulaşmaktır. Bu vasıfları taşıyan kişi Hakikati ilahi ve hakikati Muhammedi’den yansımasıyla; Zat’la, Zat için, Zatça tüm zuhurların hakkını vermek için “bekabillah” hükmüyle namazını eda eder. Bu ise ubudettir. Ubudet kulun zahir, Hakkın batın olduğu namazdır. Hakk zahir, kul batın olduğunda ise fiil Hakkındır. Peygamber Efendimizin miraçta yaşadığı hale bürünür. “Dur! Rabbin namaz kılıyor” hitabını adeta yaşar. Peygamber Efendimizden gelen yansımanın idrakiyle bu hali tadar. Bu hal ile insana verilen değeri anlar. “İnsan benim sırrımdır; sırrımın sırrıdır” kudsi hadisini idrak eder. Secdelerini Hakkla Hakk olarak yapar. Bu hal ile alemlerle irtibat haline geçer. Hakla, Hakkça, Hakk için Kur’an tecellisine uyarak “abduhu ve resuluhu” hükmünü varlığında yaşar. İlahi hüviyeti nefsinde tahakkuk ettirerek bu hale ulaşır.

Secde kişinin kendi ilmi hakikatini (ayan-ı sabite) zuhura çıkaran nefesi rahman (genel varlık tecellisi) tecellisini ve ilmi hakikatini Hakka teslim etme makamıdır. Bunlarıda Hakka teslim etme makamıdır. Bunlarıda Hakka teslim ettiğinde, gizli hazinede bir nokta olduğunu idrak eder (Vitriyet). Kendi ilmi hakikati ile birlikte alemlerdeki her mevcudun ilmi hakikatinide İlmi Zatta (gizli hazine) farklılaşmış olarak idrak eder (Ferdiyet).

Vitriyet ve Ferdiyetin idrakiyle yapılan secdede Zattan (hüviyet gaybı) başka bir şey kalmaz. Zatına secde edilir. Ne istenirse Zatından talep edilir. Taleplerin gizli hazineden zuhuru için niyazda bulunur. Böyle bir secde Peygamber Efendimizin “Künhü Zatını (hüviyet Gaybı) idrak edemedik” sözünü idrakle yapılan secdedir. Zatında, Zatına, Zatı için yapılan hakiki secdedir. Secdede yapılacak duaların direkt Künhü Zatından, gizli hazineden talep olduğunu idrak eder. Nefsine Rab ismi tecellisinin bu talepler doğrultusunda Zatından diler. Böyle dualar kişinin “istidat lisanı” ile yaptığı dualardır. Çok değerlidir. İcabet edileceği umulur. Zira bu istidat ile nefsine ve Rabbine arif olmuş, nefsine olan tecellileri idrak edecek boyuta ulaşmıştır. Bu nedenle “Hasbunallahu ve nimel vekil” (Allah bana yeter, O ne güzel vekildir) demeyi secdede adet haline getirir.

Kişinin hüviyetini, zatını temsil eden organı yüzüdür. Hüviyeti, Zattan aldığı kimliğini oluşturur. Yüz bu hakikati temsil eder. Secdede yüzünü Allah’a teslim eden kişi, tüm varlığıyla zatını Allah’a teslim etmiş, emaneti sahibine, ehline iade etmiştir. Yüz, zatını temsil ettiğinden, kişinin isim ve sıfatlarınıda hakikatinde taşır. İsim ve sıfatlar zattan ayrı düşünülmez. Bu açıdan zatındaki isim ve sıfatlarıda Allah’a teslim etmiş olur. Böylece varlığını Hakka sunar. Zaten baştan beri bu hakikat Allah’a aittir. Kişinin bu irfana ve idrake ulaşması, teslim yolundaki en önemli aşamadır. Varlığı yerli yerinde dururken, nefsindeki ilim ve irfan değişmiştir. Kişide fani olan varlığı değil; kendindeki, kendi hakkındaki ilim ve irfanın yeni bir anlayışla yer değiştirmesidir. Zaten kişi fakında olsada olmasada Hakkın Zatı, isim ve sıfatlarının tecellileriyle yaşamaktadır. Buna irfanla ulaşan Hakkı bilmekte, diğeri Hakk’tan uzakta yaşamaktadır. Bu nedenle Kur’anda “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer/9) buyurulmuştur. Kişide değişen eski bilgilerdir. Yerini irfanla yeni bilgiler almıştır. Bu bilincindeki değişimi yaşantısına adapte ederse Hakk’la yaşamına devam edecektir. Bu haldeki değişim hemen olmaz, yaşama geçirilmesi zaman alır. İlim başka, ilmin hal olması başkadır. Bu irfanı yaşamak ise Hakkın zuhurları olan halkın içinde olacaktır. İşte bu irfanla halktaki yaşantısını Kur’an ve Sünnete göre ayarlayan kişide, irfan hal ve alışkanlık haline gelecektir.

Kişinin hüviyeti, ilahi hüviyetin temsili olan Kur’anla donanacaktır. Tabi Kur’andan yansıtabildiği kadarıyla, ayna olabildiği kadarıyla. Bu nedenle Peygamber Efendimiz (sav); “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” ve “Benim mucizem Kur’andır” buyurarak ve Hz. Aişe (ra) ise “O’nun ahlakı Kur’an idi” diyerek amacın ne olduğunu çok güzel ifade etmişlerdir. Secde bu irfanı sağlayan Hakka en yakın halidir insanın. “İnsan-Kuran-Allah” üçlüsünün secdede birleşmesidir. Secdede bunlar batın olmuş, ortada kalan sadece “Künhü Zatı” olmuştur. Künhü Zatı ise tüm ilahi hüviyetlerin zuhurdan silindiği, gaybe alındığı “hüviyet gaybı” mertebesidir.

Bu nedenle arif yüzü ile secde ederken, kendi hakikati ile secde eder. Ardından her organındaki “nur” tecellisiyle (“Namaz nurdur” hadis) “göklerin ve yerin nuruna” dua eder. Bu ise nur üstüne nurdur. Her şeyi ihata eden Allah’ın Zatına yapılan duadır. Secde eden kişi bütün varlığının bu suretle “NUR” olmasını Allah’tan istemiş olur. “Allahım beni nur eyle, nefsimi nur eyle…” duasıyla nefsine yardımcı olur. Rabbinden diler. Nur olduğunda ise Allah o kişide “Ben kulumun gözü, kulağı, dili, eli… olurum. Benimle görür, Benimle işitir, Benimle söyler, Benimle tutar” kudsi hadisinin tecellisi içine dahil olur. Bu ise kişinin cem ve vücud mertebesine gelmesi, adeta Kabenin içinde secde etmesi demektir. Böyle bir secdede yapılan dualara icabet edileceği umulur.

Arif böyle bir secdede “AN” a ulaşır. Burası “Be” nin altındaki Zatın sır noktasına ulaşmaktır. Böylece noktanın sırrını idrak eder. Tüm varlığın “be” ile Allah ile beraberliğini idrak ederek “nefesi rahman” tecellisini ve bu tecelli ile varlığına çıkan tüm alemleri Hakka teslim eder. Bu ise Zatın kalması olup Mutlak Tevhid mertebesidir. Emanet ehline teslim edilmiş olur. Varlığın devamının “Allah ile (billahi)” mümkün olduğunun şuuruna varır. Varlığın oluşumu devamlılık arzeder. “O her an tecellidedir” (Rahman/29) hükmüyle, her tecellininde “Allah ile” zuhura çıktığını anlar. Bu ise süreklilik arzeder. “An-ı daim” olarak tüm mevcutlara sirayet eden “genel varlık nuru tecellisi (nefesi rahman)” nin her mertebede, o mertebenin vasıflarına bürünerek açığa çıktığını arif idrak eder. Böyle bir biliş Allah’tan korkmayı gerektirir. Bu nedenle “Allah’tan bilen kulları korkar” (Fatır/28) buyurulmuştur. Bunu bilen ariflere göre tüm mevcudat Allah’ın tükenmeyen kelimeleridir. Bu idrak, halkın Hakkın Zahir ismiyle açığa çıkışı olduğuna ulaşmaktır. Hakkın halkta batın olduğunun ifadesidir. Böyle bir idrakle acz ve fakr içinde ilahi ihsana muhtaç olarak her halde O’na yönelir. Bu acz içinde bütün güç, kuvvet ve kudret Hakka verilmiş, her şeye kadir Allah’ın gizli hazinesinden talep edilir.

Namaz kılan kişi Allah karşısında aczini ve fakrını idrak ettiğinde, Allah’ın Zatına “kalp secdesi” yapar. Bu kişiye hal olduğunda beden secdede olmasada, kalp ebediyete kadar secdede demektir. Bu hal, Hakkın “Gani” olduğunu, kendimizin “fakr” içinde olduğunu ve her an Hakk’ın tecellisine muhtaç olduğunun şuuruna varmaktır. Allah’ın Vahdaniyetine secde halindedir. Bu hal devamlılık arzeder. Böyle bir hal “varlığında tevhid ile tahakkuk” eden kişide gerçekleşir. Namazda bir tevhid eylemi olduğundan, böyle bir hal kişiyi “daim namaz” hükmüne ulaştırır. Allah anıldığında nefs-ruh secdedir. Zira kul Hakk ile olduğu sürece, Allah’da kuluyla beraberdir.

 

 

SIRRI SECDE-İ TİLÂVET KASİDESİ

 

Oldu ondört yerde bilkimsecdei kuran temam
Yedisi farz üçü vacip dördü sünnet ey hümam
Farz: Araf, Nahil, İşra, Raad, Meryem, Haccü Sad
Vacibi: Fürkan elif lâm mim hamim vesselâm
Sünnet: Oldu nemlü ıkre dahi neçmü inşikak
Karlü sami olana emreder Rabbül enam
Rahman, Rahman, Ya Rahman eyle kalbimi Kur'an
Farz olan secde'de zahir lezzetü veçhil kerim
Aşıkların cismini tenvir eder ruhunu
 
Vacibi secdede zahir nuru kur'an-i azim
Ariflerin kalbini tenvir eder envarı

Sünneti secdede zahir sırrı efali kerim
Ahitlerin amali arşa çıkar envarı

Sıdkıya bu sırrı secde oldu vuslatı rahim
Sende daim et kıraet bulasın nuri mübin

Hacı Bekir Sıdkı Visali (ks)




önceki               sonraki
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam187
Toplam Ziyaret488131
Hava Durumu
Saat
Takvim