Üyelik Girişi
Site Haritası
Önerilen Siteler

R. G. 19. Sekizinci Tecelli: Hakk – İnsan İrtibatı = Tecelli

19. SEKİZİNCİ TECELLİ: HAKK – İNSAN İRTİBATI = TECELLİ

-      Ya Gavs-ı Azam, ne güzel talibim ve ne güzel taleb edilendir insan. Ne güzel rakibtir insan ve ne güzel merkubtur mükevvenat.

“Ne güzel talibim” buyurarak, her şeyin Zatında mevcut olduğunu, talep edilen şeyi gerçekleştirmek için, her şeyi meydana getirecek güç-kudret sahibi olduğunu açıklıyor Allah. Allah talep edilenleri yerine getirecek tek kudret ve hüviyettir. Bu nedenle taliptir. Bunu açıklayan kudsi hadiste şöyle buyuruyor: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmekliliğimi sevdim. Halkı yarattım. Ta ki Beni bilsinler”.

Halkı alemleri (mükevvenat) ve alemlerin kemali olan insanı zuhura getirmiştir. Zuhura getiriş nedeni sevgi-muhabbet-aşktır (hubbi teveccüh). Hakk kendi talip olmuş ve sevgiyle her şeyi kendi hüviyetinde (BİHİ SIRRI) açığa çıkarmıştır. Zatından Zatına, Zatıyla taliptir. O’na talip olmayı şöyle açıklar:”Ve ne güzel talep edilendir insan” çünkü insan talibin talebine yol açacak bütün özelliklere ve güzelliklere sahip kılınarak ortaya çıkarılmış ve “ahseni takvim” yani en güzel vasıflarla halkedilmiştir. Bunun nedeni Hakk sureti ve hüviyetinden-nefsinden zuhura gelmesidir. “Ademi Kendi suretimde halkettim” buyurması bu nedenledir. Zira insan Hakk’ın Zatını, sıfatlarını ve isimlerini taşıyan ve varlığında (hüviyetinde) barındırandır. Allah’ın ilim ve iradesini izhar edebilecek kabiliyet ve istidatta halkolunmuştur. Bu nedenle insan için “Ve en güzel rakibtir insan” yol arkadaşı, refakat eden ve tecellileri taşıyan anlamında belirtilmiştir. İnsan nefsi hüviyetiyle bütün bu manaları gösteren ve yaşayandır. Allah ve insan irtibatı ise belli kurallara (Kur’an ve Sünnet) bağlanmış ve bu manaları en güzel ve cemalli şekilde taşımanın özellikleri belirtilmiştir. Birkaç kudsi hadiste Hakk-İnsan irtibatının nasıl olacağını ve Hakk’ın suretinde ve hüviyetinde olmanın manasını açalım:

Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor:

“Allahü Teala şöyle buyurdu:

-Beni bilen talep eder... Beni talep eden bulur... Beni bulan sever... Beni seveni öldürürüm... Bir kimseyi öldürürsem diyeti bana düşer... Bir kimsenin diyeti Bana düşünce onun diyeti bizzat Ben olurum.”

Görüldüğü gibi bu Hadis-i Şerif de kutsidir. Özellikle marifete işaret edilmektedir. Biz de o yoldan gideceğiz.

Bilesin ki İlahi marifet iki kısımdır. Biri Marifet-i Zat; öbürü de Marifet-i Sıfat.

Marifet-i Zat: O’nun mutlak ahadiyeti cihetinden bilmek mümkün değildir. Marifet-i Sıfat’a gelince onu bilmek mümkündür.

Buna göre, marifet, talebi gerektirir. Talep ise bulmayı icab ettirir. Bulmak da sevmeyi gerektirir. Sevgide ölümü. Bu ölüm, fena halidir. Ölüm ise diyeti icab ettirir. Diyet ise ancak aklı başında olana ödettirilir.

Gerçekten, öldürülenin diyeti ancak öldürendir.

Özellikle bu manaya şu Ayeti Kerime işaret etmektedir.

“Bir kimse, Allah’a Resul’üne doğru yola çıkar da sonra ölürse, onun ecri Allah’a kalır.” (Nisa suresi, Ayet 100) Yani Zatı ile ona beka verir. Çünkü bu manada, katil maktülün aynıdır. Hakikat değişmez. Zira hakikat birdir. Kesrete gelince, o, bir takım akli, vehmi ve izafi nisbetlerden ibarettir. Keşif ehli zatlara göre bunlara itimat yoktur.

Anlatılan manaları bir irfan sahibi şu şiiri ile dile getirmektedir:

Devamlı O’ nunum, O da artık benimdir.

İki zat arasında fark yok, sevgilimdir.

Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor.

“İsmi aziz ve celil olan Yüce Allah şöyle buyurdu:

-Kulum bana kavuşmayı severse, Ben de ona kavuşmayı severim... Ama bana kavuşmayı sevmeyince Ben de ona ona kavuşmayı sevmem.”

Bu Kudsi bir Hadisi Şeriftir. Şimdi manasına geçelim. Bilesin ki, yolculuk iki şekilde olmaktadır.

Bu büyük alemdeki yolculuk, enfüsi olan küçük alemdeki yolculuk.

Büyük alemde yapılacak yolculuk için binek hayvanına, yada başka bir vasıtaya ihtiyaç vardır. Keza enfüsi olan küçük alemde de binek hayvanına, ya da bir başka vasıtaya ihtiyaç vardır. Ne var ki küçük alemdeki vasıta ancak zati muhabbetten ibarettir. Ama, sıfatlara ve fiillere ait muhabbetten değil. Yalnız zata muhabbet...

Bu manaya “Kulum severse...” cümlesi işaret etmektedir. Yani “Kul bana kavuşmayı, hakiki müşahedemi severse...” demektir. Bu durum, yani hakiki müşahedem onun izafi ve mecazi varlığından sıyrılmasına bağlıdır. Bundan sonrasıdır ki muhabbet burakına biner... Şevk kamçısını alır... Aşk vadisine geçer... Böyle nice sırlar mesafeyi kat eder... Ve parlak bir menzile varır ki bu fena halidir. Bu fani varlığın erimesidir, bitmesidir...

İşte o kul bu hali bulduktan sonradır ki Allahü Teala onunla karşılaşmayı sever. Zati, hakiki mevcudiyeti ile ona tecelli eder... Bu tecelli, fena haline geçtikten sonra onun beka makamını bulmasıdır. Bu makam onun fena haline geçmesine bir mükafat olarak yapılır.

Hadisi Şerifin, anlatılan kısmın zıddı olan ikinci kısmına gelince, onu da şu şekilde anlatmak mümkündür.

“Kul hayvani arzularına dalıp helake gitmesi sebebi ile Bana kavuşmayı istemezse Ben de ona kavuşmayı istemem. “Yani tecelli etmemekle... Bilhassa, zati bir tecelli etmemekle... Böylece o, tabii olan şehvet deryasına batar gider... hayvaniyet unsuru vadisinde helak olur.

Bu Kudsi Hadis için bir başka açıdan şöyle bir şerh yapmak icap eder. Şu mana anlatılmak istenmiştir:

“Kamil ve kullukta tahakkuk eden bir kul, zatımın, sıfatımın ve fiillerimin müşahedesini isterse, sıfatımın fenası zımnında, zatımı müşahede ile onu severim... Zatımın, sıfatımın ve fiillerimin bekası ile de onu severim. Şayet o istemezse ben de istemem. “Ama, bu istememek tard ve yukarıda anlatılan mananın aksi olarak tecelli eder.

Sonucu bu iki cümle ile bağlayalım. Şöyle ki:

Şayet bir kul, özünde hayır bulursa Allah’a hamd etsin. Şayet şer bulduysa, o zaman da yalnız nefsini ayıplasın. Sebebine gelince, bütün bu haller, Allahü Teala’nın o kulunu sevmesi ya da sevmemesi babında birer delildir, işarettir, alamettir.

En iyi bilen, en iyi hükmü veren Allah’tır.

Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor:

“Allahü Teala şöyle buyurdu:

-Bir kime bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. Bir kimse Bana bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bir kimse Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim.”

Bilmek gerekir ki, karış, arşın, kulaç, gelmek, koşup yürümek; bütün bunlar yapma şeylerdir, temsili ve tahayyüli manalardır, hakiki değillerdir. Böyle buyurmakla Allahü Teala kula kat kat sevap vereceğini, ona ameli miktarınca  iyilikte, ihsanda bulunacağını anlatıyor. Kaldı ki burada yakınlık manevidir; maddi değil. Bir yere de bağlı değildir.

Burada Hakkın yakınlığı kulun yakınlığından önce gelir. Halbuki zatına yakınlık, muvaffakiyet işi, Allah’tan Allah’adır. Bu bir önceliktir, ama buradaki önceliği bir başka yoldan almak icab eder. Bilhassa amele mükafat verme yönünden. Hatırda tutulmalı ki amel mükafattan önce gelir. En hayırlı amel nefsini, kendini ve Rabbini bilmektir.

Bilesin ki Hakka yakınlığın beş mertebesi vardır. Şöyle ki:

Nefsin yakınlığı,

Kalbin yakınlığı,

Sırrın yakınlığı,

Ruhun yakınlığı

Bir de Hakkın ahadiyet yakınlığı.

Bilhassa ahadiyet yakınlığı bütün mertebeleri kendinde toplar.

Şimdi, yukarıda toplu sayılan yakınlık mertebelerinin tafsiline geçelim. Şöyle ki:

Nefsin yakınlığı: Bu onun itaat ve ibadet görevlerini yapmasına bağlıdır. Bu makamda Hakkın kuluna yakınlığı merhametidir, şefkatidir.

Kalbin yakınlığı: Kulun kalbi ve içten amellere dalmasına bağlıdır. Bu ise pek kolay değildir. Dünya ehlinden kopmak icab eder. Bu makamda Hakkın kuluna yakınlığına gelince, ilim, hikmet ve ilham çeşidinden şeyleri kuluna vermesidir; ona bağlanmasıdır.

Sırrın yakınlığı: Bu da onun hakiki keşiflere dalmasına bağlıdır. Hakiki tecelli ile hasıl olur. Asıl tecelli de, Hakkın yakınlığı da budur.

Ruhun yakınlığı: Bu mertebeyi de kısmen kalbin kısmen de sırrın yakınlığı gibi bilmekte bir mahzur yoktur.

Hakkın ahadiyet yakınlığı: Daha önce de anlatıldığı gibi, sözü edilen bütün mertebeleri özünde toplar. Bu mertebe, kul için tam bir yokluk mertebesidir, ne varsa özünde toplar. Hakkın zat, sıfat, bir de efal tecellilerinin temiz, şeksiz, aydınlık tenzihleri altında. Bu hal için de kul, zat, sıfat ve fiil olarak tam, külli ve tek birliğe doğru yol alıp kendinden geçer, fena bulur.

Bu kudsi makamda Hakkın kula yakınlığına gelince şöyle anlatabiliriz:

“Onu, kendi bekası ile baki kılar...

Kayyumiyet sıfatı ile kaim kılar...

Hayatı ile ona hayat verir...

Kudreti ile onu kudrete erdirir...

İradesi ile onu dilek sahibi eyler...

Kelamı ile konuşturur.”

Hasılı onu bütün, esma ve sıfatını özünde bulunan yapar. Hulasa, Zati ile, Zatı için ve Zatında zahir olur: yani o kul...

Şimdi, bu Hadisi Şerife bir başka manada şerh yapmak icab edecek. Yüce Allah adeta şöyle buyurmaktadır.

“Her kim bana, yani külli, toplayıcı olan huzuruma, ruhani, yani batıni, cismani, yani zahiri vasıf taşıyan bütün duyguları ile yaklaşırsa: İşte böyle birine bütün esma ve sıfatlarımla tecelli ederim. Hem lutfa ait olan cemal sıfatları ile hem de celal tarafında bulunan kahır sıfatları ile, yani bazı duyguları ile bana yaklaşırsa buna da bazı esma ve sıfatlarım ile tecelli ederim. Bu da ancak onun yaptığına kat kat sevap vermek sureti ile olur. Mesela birden yedi yüze kadar veya daha fazla.”

Veren Allah’tır.

Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor:

“Allah-ü Teala şöyle buyurdu:

-Ben kulumun zannına göreyim... O halde, Benim için hayır zannında bulunsun. Ve Ben Beni andığı zaman kulumun yanındayım.”

Bu da Kudsi bir Hadisi Şeriftir.

Bilesin ki, Yüce Hakkın her şeyde bir zuhuru vardır. Bu, has bir zuhurdur ki o zuhura mahal olan şeyin istidadına göre şekil alır. Şundan ki: Tecelli, kendisinde tecelli vaki olanın durumuna göre olmaktadır...

Zuhur da aynı şekilde Hakkın mazharlarından bir mazhardır. Ve tecelli mazharın durumuna göre olmaktadır. Durum böyle olunca, kendisinde bir şey zuhura gelecek olan korkulu bir kimse ise onda meydana gelecek şey korku suretinde gelir. Şayet kendisinde bir şey zuhura gelecek olan ümitli bir kimse ise onda muhabbet zuhur eder.

Hasılı kelam, yukarıda anlatılan kıyas yapılarak: Aşklı ise aşk zuhura gelir... İşbu anlatılan mana, Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri’nin şu cümlesinde saklıdır:

“Suyun rengi kabının rengidir.”

Yukarıda anlatılan cümlelerden de anlaşılacağı üzere, O her bilginin aynıdır. Hatta her ilmin, her zannın, her fehmin aynıdır. Ve O ancak itikat edenin itikadına göre zuhur eder. Her şey onun tecelli suretleridir. Zuhuratının çeşitleridir. Zatının tecelligahıdır. Esmanın ve sıfatlarının aynalarıdır. Ve O her itikad sahibinin ve itikad edilen şeyin de aynıdır. Buraya kadar anlatılanlar:

“Ben kulumun zannına göreyim. O halde benim için hayır zannında bulunsun” cümlesinin bir açıklaması idi. Diğer kısmın açıklamasını aşağıda bulacaksınız.

“Ve ben, beni andığı zaman kulumun yanındayım...” buyuruldu. Bunun manası, şu şekilde açılabilir:

“Ben kulumla beni zikri şekli ile olurum. Şayet o, Celal isimleri yönünden zikrini yaparsa ona Celal isimleri yolu ile tecelli ederim. Şayet o, Cemal isimleri yolundan zikrini yaparsa ona Cemal isimleri yolundan tecelli ederim.”

Bu Hadisi Şerife bir şerh yapmak daha icap edecek. Bu manaya göre şöyle buyrulur:

“Ben tayin edilen her şeyde belli bir varlığım. Fark ve kesret şehadetgahında, beni müşahede eden ‘zancı’ları kemale erdiririm. Sonra, Benimle oluşu yönünden onunla olurum.”

İşbu mana şu Ayet-i Kerimenin derin manasında saklıdır: “Söyle: Herkes kabiliyetine göre amel eder...” (İsra Suresi, Ayet-84)

 Tevhid üç derecede anlatılır:

Delil ile Allah’ın varlığına dair hüküm; ilmi yoldan Allah’ın birliğini bilmek; irfan sahibinin kalbinde ilahi rüyetin galip gelmesi: öyle ki artık onda başkasını görecek hal kalmaz.

Bunlardan birincisi, her iman sahibi içindir. İkinci alimlerin tevhididir. Üçüncüsü, irfan sahiplerinin tevhididir.

Resulullah (SAV) Efendimiz Allah-ü Teala’dan naklen anlatıyor:

“Allahü Teala şöyle buyurdu:

-Yaklaşanlar, kendilerine farz kıldığım ibadetlerin edasında olduğu kadar hiç bir şeyde yaklaşamazlar... Gerçekten, bir kul Bana nafilelerle de yaklaşır. Böylece Bana yaklaşanı severim. Sevince de kulağı olurum, eli olurum, dili olurum. Böyle ki oldum, Benimle işitir... Benimle görür... Benimle konuşur... Benimle tutar... Benimle yürür...”

Bu da Kudsi bir Hadisi Şeriftir. Bilhassa Hakka yakınlığa işaret edilmektedir. Biz de bu yoldan manaya gireceğiz.

Bilesin ki Allahü Teala’ya yakınlık iki kısımda mutalaa edilir. Birincisi farzların edası sureti ile olur. Bu yaklaşmaya verilen isim budur.

Bunun, meczub olan salikin yolu ile ilgisi vardır. Bir başka isim daha verilir ki şöyledir: Zati fena halini içeren bir mahbubun yolu...

Böyle bir yola giren, Hakkın kulağı olur... gözü olur...

Nasıl ki namazda “Allah hamd edeni işitti” denir. İşiten kimdir?... Söyleyen kuldur ama?

Bu mana, müessirle esere geçişe bir delildir.

İkincisi nafileler ile olan yakınlıktır. Burası, meczub salik ile ilgili bir yoldur. Sonra, sıfatlarda fena bulmayı gerektiren, sevenin yolu olaraktan da ad verilir.

Nasıl ki başta “Onun kulağı olurum...” buyurdu... Ki bu durum eserden müessire istidlal sayılır.

Burada şöyle bir soru sorabilirsin:

“Gözün ve kulağın O oluşu, yukarıda da anlatıldığı gibi, sonradan yapılma bir şey değildir... Zatidir... Kadimdir. Durum böyle iken, O’nun oluşunu mahabbete bağlamaktaki mana nedir?”

Bu sözüne, umumiyetle “ evet” diyebilirim. Ama dikkati başka bir yönde toplamak icab eder.

Dikkat edilirse bu hükmün zuhuru salikin farzları eda ve nafile ibadet yakınlığı ile tahakkuk  ve tahalluk edişinden sonra oluyor. Salik, nefsin perdeleri ile perdelidir. Farz ve nafilelerin edasında tahakkuk edince nefsin karanlığından çıkar; ruhun ve kalbin geniş ve aydınlık sahasına girer.

İşte bundan sonradır ki kul, Hakkı eşyanın aynı olarak müşahede eder. Sonra sadık kulun bütün duyguları olduğunu da müşahede eder. Şu da bir gerçektir ki, Hak, kulun suretinin ve dış yüzünün manasıdır. Kul ise, Hakkın manasına ve batıni cephesine bir surettir.

Ahadiyet cihetine bakınca zahir batının aynıdır. Batın da zahirin aynıdır. Zahir ve batın, Hakkın zatına ve şanına nisbetle bir suret gibidir. Tıpkı yarımın, üçte birin, dörtte birin, beşte birin, bir sayısına bağlanışı gibidir.

Asıl Kayyum odur... Bilhassa akıl, sayı itibarı olan şanlarda. Yani tecelli ve zuhurlarda.

Bu manayı anla. Mutlak hakkı bul.

İnsan ve Allah ilişkileri bu düzeyde iken Allah’ı gösteren diğer ayna mükevvenat-alemlerdir. İnsan alemi kendinde düren cilalı aynadır. “Ne var alemde o var Ademde” hakikati buhakikatiaçıklar. Bu sırrı kudsi hadiste şöyle belirtiyor:

Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen anlatıyor;

“Allahü Teala şöyle buyurdu:

-Ey Ademoğlu, seni kendim için yarattım. Eşyayı da senin için yarattım. O halde kendim için yarattığımı senin için yarattığımın ayarına düşürme.”

 Görüldüğü gibi bu Hadis-i Şerif’de Kudsidir. Burada adeta şöyle buyurulmaktadır:

“Sen, bütün isim ve sıfatları, ahkam (hükümleri) ve asarı (eserleri) şümulüne alan külli hakikatımın bir mazharısın. Bu alem ise baştan sona senin varlığının ayrıntılarıdır. Bu büyük alemde senin misalin ruha nisbetle ceset gibidir. Sen ruhsun; bu alem de cesedindir, bedenindir. Bu alemden gaye sensin… bir de toplayıcı hakikatın.”

Cesedden maksad tedbir sahibi ruhtur. Durum böyle olunca, “ ruhun nurlarını kendi beşeri varlığının perdeleri ile örtme.”

Şu da bir gerçektir ki, her zuhur yerindeki tecelli, ilahi nurun tecelli sergisinden aldığı nasip kadardır. Bu bir birlik, vahdet tecellisidir ki ruhun ve sırrın mazharında olur. Bu ruhu, kalp olarak ele almalıyız ve onu tecelli kabulünde daha kemalli görmeliyiz. Yani cisme ve bedene olan tecelliden. Çünkü bunların şumülünde zulmet de vardır.

Bu nedenle insan ve almeler “rakib” ve “merkub” tur. Güzelden kasıtta “Cemal tecellilerine” mazhar olmasıdır. Bu özellikler ve vasıflarla Hakk’ın tecellilerini taşıyan mahaldirler. Zira merkub “üzerine binilen nakil vasıtası” anlamına gelir. Yani “tecelli hüviyetini” taşıyandır. İnsan her yönüyle kemal vasıfarıyla bu tecellileri gösteren cilalı aynadır. Tecelli hüviyeti ile Hakk insandan görünür. İnsan Hakk’ın indindeki yerini ve menzilesini öğrenmesi için yukarıdaki kudsi hadislere ve şimdi vereceğimiz kudsi hadise bakmalıdır:

Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Bir kimse Allahü Teala katındaki menzilesini bilmek istiyorsa Yüce Allah’ın kendi yanındaki menzilesini öğrensin. Çünkü Allah’u Teala kula vereceği dereceyi kulun kendi nefsinde onun için verdiği derece üzerinden tayin eder...”

Bilesin ki, bu Hadisi şerifte Hakka izafe edilen nefis Yüce Hakkın zatıdır. Burada zata nisbetle nefis ikinci mertebe sayılır. Kula izafe edilen nefis ise nübüvvetin kendisidir. Nübüvvet nefsi ise velayet nefsidir. Bu da velayet nefsine göre ikinci mertebe sayılır.

Velayet ise nefsin özüdür. Ve burada velayet, mücerret Zat-ı İlahi’de ikinci mertebe sayılır. Hadisi şerifte geçen “Menzile...”kelimesinin manası, Zat-ı İlahi’ye ait arzunun tafsilidir, yayılışı ve dağılışıdır. Zat-ı İlahi’nin muradı ise zuhurdan sonra marifetin husulüdür.

Bu manaya şu Kudsi Hadis işaret etmektedir.

“Ben gizli bir hazine idim... bilinmemi istedim.”

Burada geçen ”Kul...” kelimesinden murad ise furkani bir akıldır. Yani her şeyi ayırt etme kabiliyetine sahip olan nefis. Ve bu, Zatından hasıl olan ismidir Mevlanın.

Kul, Yüce hakkı kendine göre bir menzileye yani dereceye indirir. Bu derece nübüvvet derecesidir. Burası aynı zamanda bir bağlantı merkezidir. Yani Hakkın cem kaynağından nüzul edip bu varlıklara tecelli ile dağılışı demektir. Buradan da beka makamına çıkış sağlanır.

Bir başka manaya göre Devr-i daim.

En doğrusunu Allahü Teala bilir.

Allah’ım Efendimiz Muhammed’e salat eyle... Keza, bütün aline ve ashabına da... Bu salat yer ve semalar baki kaldıkça sürsün...

Ey merhametlilerin en merhametlisi! AMİN         

Söz konusu “velayet nefsi” “velayet nuru” nu taşıyan nefistir. Bunefis “nur-ı hu” denlen “hüviyet nuru” nu taşıyandır. Bu nedenle en güzel tecelli mahallidir. Hakk’ın hüviyetiyle tecelli oranında ve tecelli zamanında insandan görünmesidir. “Beni gören Hakk’ı görür” hadisinin insanda açığa çıkmasıdır.

Bu nedenle insan Allah’ın nimetlerine bir konuktur. Bunu belirten kudsi hadiste şöyle buyurulur:

Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Mümin, Allah-ü Teala’nın nimetlerine bir konuktur.”

Burada iradesinden geçen mümin kul anlatılmaktadır. Bu o mümindir ki Allah-ü Teala onu zatından sıfatı makamına geçirdiği zaman doğruca Allah’ın arzusuna tabi olur. Artık onun nefsani arzuları olmaz. Çünkü artık onun kendisine mal edeceği iradesi kalmamıştır.

Böyle bir insan abduhu vasfıyla O’nun hüviyetinin kul mertebesinden zuhurudur.




önceki sayfa               sonraki sayfa



Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam47
Toplam Ziyaret541223
Hava Durumu
Saat
Takvim