Üyelik Girişi
Site Haritası
Önerilen Siteler

la ilahe illallah, la veche illa Hu

lâ ilahe illallah, la veche illa Hu

“Vech” olarak ifade edilen şey, bir şeyin nefsini ve zatını temsil eder. Allah her birimsel nefsin, birimsel zatın ilahıdır. Uluhiyeti ile onları vahidiyet mertebesinde birleştirmiştir. İlahi hüviyet, her birimsel nefs ve zatta kendi mertebesinden yüz gösterir. Buda o mevcudların hüviyet-i mutlakaya göre izafi ve itibari vech’leridir. Tüm mevcutlar zatlarını O’nun, yani ilahi hüviyetin varlığı ile devamlarını sürdürebilirler. Yani mevcudların zatları, zatlarını temsil eden nefisleri ancak Hüviyeti Mutlaka ile varlıklarını devam ettiren izafi ve itibari hüviyetleridir. Bu “vech” lerden esma ve sıfat tecellilerini kaldırırsa, o mevcudlar zuhurlarını kaybederler.

Vech, birden gayrı değildir. Sen aynaları çoğaltıp saydığın zaman çoğalır. Bir olan Zat-i Vücud, görünüm yeri olan aynalara yansıyan O’nun muhtelif vecihleri, suretleri ve kendisinde olan isimler ve sıfat bağıntıları saymak suretiyle çoğalır. Çokluğa takılıp, Bire ulaşamamak nedeniyle nefsine zulmetmiş olur. Bu nedenle sizin hüviyetiniz Hakk’tır. Ve siz Hakk’ın kendi mertebenizden Hakk’ın zahirisiniz. Sizin Hakk indinde batınınız, hakikatiniz ise sizin İlmi Zattaki hakikatiniz olan ayan-ı sabitenizdir. Sizin İlmi Zattaki, vücudunuzu vechinizi, zatınızı ayan-ı sabiteniz temsil eder.

Senin yok hükmünde olan ayan-ı sabitenin gereğine göre taayyün edip, o ilmi suret harici vücutta mevcut olursa, bu makam sana bağlanır. Çünkü senin ayan-ı sabiten zati özellikleriyle, kendisinde açığa çıkmış olan Hakk’a hüküm verir ve Hakk’da o hüküm ile onda açığa çıkar. Senin ayan-ı sabitenin istidadı, Hakk’a ne hüküm verdi ise, Hakk bu ayan-ı sabiten üzerine ancak o hüküm ile hükmeder. Hakkın ilmi, bu ayan-ı sabiteden gelen malum bilgi ile hükmeder. “İlim maluma tabidir” hükmü bu gerçekten kaynaklanır.

Ayan-ı sabiteler izafi yokluk (ilmi zatta) üzerine olup, Hakk Teala onlara “genel vücud tecellisi” ile vücud feyzi vermiştir. İşte mevcudun ilk zatı işde böyle vücud bulur. Şehadet alemindeki hali, bu ilk halin bir suretidir, zuhura çıkmış halidir. Şehadet alemindeki halini, zatını nefsi temsil eder. Yani sen Hakk’ın vücudu ile ayan-ı sabiten sabit halde iken (ilmi Zatta) zahir ismi ile açığa çıkmışsındır. Ve Hakkın Vücudu ile zahir olan ayan-ı sabitenin suretinde Hakk gizlidir. Ayan-ı sabiteye “Hakkın isimleri” de denilir.

Hakkın İlmi Zatının aynı olduğundan, ayan-ı sabite Hakk’ın aynı olur. Ve şehadet hazretinde bu suretleri taşıyan, taşıyıcı olan “nefesi rahmani” dir yani “genel vücud tecellisi” dir. Buda Hakk’ın vücudunun aynıdır. Şu kadarki ayan-ı sabite her an İlmi Zat mertbesinde izafi yokluk halindedir. Mutlak Vücudun tenezzüllerinden hasıl olan izafi vücudun taşıyıcı olduğu bu göründüğümüz suretler, ayan-ı sabite suretlerinin yansıması ve gölgesidir. Hakkın hüviyeti idrak olunan şeyde zahir olduğunu yön ile, o şey Hakk’ın Vücududur. Hakiki Vücud Hakk’ın, “İzafi vücud” da alemin vücududur. Çünkü alem hakiki vücudun gölgesidir. Sen ayan-ı sabiteni tanı ki, o Hakk’ın Zati işlerinden, tecellilerinden bir tecellidir ve onun bilineni olan suretlerinden bir surettir. Ve sen “hüviyetini” bilki, sen ayan-ı sabitenin özelliğinde açığa çıkan Hakk’ın vücudusun. Hakka nispetini bilki, senin Hakk’a nispetin, kayıtlının mutlaka ve gölgenin gölge sahibine nispeti gibidir. Sen “hüviyetin” ve “hakikatin” yönüyle Hakk’sın, ve taayyün yönüyle alemsin ve Hakk’ın gayrısın (buhar – bulut – su – buz örneğine bak)

Bu yönlerle bütün eşya Hakk’ın hüviyetinin aynıdır. Çünkü aynı olmayıp gayrı olsa birbirine aykırı iki vücud olması gerekirdi. Hakkın ahadiyye hüviyeti görünme (zuhur) yerlerinin hepsinde sirayet etmiştir ve taayyünlerin hepsini suri ve manevi Zatı ihatası ile ihata etmiştir.

İzafi vücudlarını ve cismani örtülerini kaldırıp Hakkın Mutlak Vücudunda helak olan Muhammedi varisler, arada nefsani arzuları, hevesleri olmaksızın, baki olan Hakk’ın vechini müşahede ettikleri için ancak nefslerini Hakk ile bilirler, benliklerini aşikar etmezler. Bu Muhammedi varisler için ayeti kerimide; “Külli şey’in halikun illa vechehu” (Kasas/88) “Her bir şey helak olucudur, ancak O’nun vechi helak olucu değildir” buyurur.

Bu ayeti kerimede ”vechehu” nun zamiri “şey” e dönük olunca mana “her bir şey helak olucudur, ancak o şey’in vechi helak olucu değildir” olur. Ve bir şeyin vechi denildiğinde, onun “zatı” ve hakikati kastedilir. Bu çok olan taayyünler Hakkın Mutlak Vücudunun kayıtlı oluşundan ibarettir. Bundan dolayı eşyanın hakikati (ayan-ı sabite) Hakk’ın vücududur. Şu halde ayetin manası şöyle olur: “Her şeyin taayyünü helak olucudur. Ancak o şeyde taayyün etmiş olup, onun hakikati olan mutlak vech helak olucu değildir”

Ve zamir (hu) Hakka dönük olduğunda;

“Her bir şey helak olucudur, ancak Hakk’ın vechi helak olucu değildir” demek olur.

Sonuç olarak Muhammedi varisler, Hakk’ın mutlak vechine kendi vehmi benliklerinden fani olmuşlardır. Onlar ebeden Hakk’ın müşahedesindedirler.

Arifibillah olanlar, Hakk aynasında onların zahir olan istidatları dolayısıyla ancak nefisleri olduğunu bilirler. Arifibillah olmayanlarda, Allah’ı bildiklerini ve onu müşahede ettikleri hayal eden kimselerdir.

Arifibillah Rabbin cennetine girdiği zaman, nefsine ve zatına dahil olur ve Hakk’ın nurlarından ve Zatından nefsinde olan şeyleri ve sırları müşahede eder. Bu şekilde nefsini ikinci bir tanıyış ile tanır ki, bu arif olma nefsini tanıdığın arif olmanın gayrıdır. Yani bundan önce nefsini bilmiş ve bu bilme sebebiyle Rabbini tanımıştır. Bu defa Rabbin cennetine girip kendi nefsine dahil olmakla, nefsin hakkında ikinci bir arif olma oluşurki, buda önceki arif olmadan başkadır. Bu ikinci arif oluşun oluşması anında, Rabbine arif oluşun sebebiyle nefsini tanımış olursun ve netice olarak sende ikinci bir arif oluş hasıl olur. Çünkü daha önce nefsini bilmiş ve ondan sonra Rabbini tanımış idin ve bu arif oluşta sen kendinin aciz, fakir, noksanlıklar ve şerler kaynağı olup, sendeki kemalatın ödünç olduğunu ve Rabbinin Kadir, Gani, kemalat ve hayırlar madeni olup, Zati kemalat sahibi bulunduğunu anlamış idin. Ancak Rabbini ve zuhur (görünme) yerlerinde O’nun açığa çıkışlarını bildiğin zaman, bu biliş ile tekrar nefsinin arif oluşuna döner ve yönelirsen, sende ikinci bir arif olma daha peyda olurki, bu arif olma öncekinden daha tam ve mükemmel olur. Çünkü bu defa, nefsinin Hakk’ın görünme yerlerinden, bir görünme yeri (zuhur, tecelli mahalli) olduğunu bilmiş olursun.

Nitekim Efendimiz (sav)’e “Rabbini ne ile bildin” diye sorulduğunda, “Rabbimle bildim” ve “Eşyayı Allah ile bildim” buyurmuşlardır. Şimdi sende hasıl olan iki menfaatten yani arif oluştan birisi, nefsin yönünden Rabbini ve nefsini bilmektir ve diğeri nefsin yönünden değil Rabbin yönünden, Rabbini ve nefsini bilmektir.

Bilinmelidir ki bütün nefislerin hakikati, Hakkın nefsi olan nefistir. Nefislerin suretleride Hakk’ın nefeslendirdiği nur tecellileridir. Bundan dolayı cüz-i nefs, külli nefsin suretlerinden bir suret, yüzlerinden bir yüzdür ve külli nefs ise insan-ı kamilin nefsidir. Ve bu nefisde Hakk’ın aynı olup insan-ı kamilin hakikati mertebesinde açığa çıkmıştır. Nefislerin hepsi O BİR nefisten çıkmıştır, köken almıştır. Bundan dolayı o nefis, tesir edicinin fiilini ve tesiri kabul edenin kabulleniciliğini kabul eder. Allahu Teala “Sizi tek bir nefisten halk etti” (Nisa/1) buyurulur.

Bu BİR NEFS HAKKIN ZATİ NEFSİ olup, “Allah sizi nefsinden muhafaza eder” (Al-i İmran/30) ayeti ile bu Zati neftsen beşer fertlerini muhafaza eder. Çünkü biz izafi nefsimizi Rabbe, Rabbide nefse koruma ve siper ediniriz. Yani nefsin bize dönük olan yüzüne bakarak kötü işlerimizin hepsini nefsimize dayandırıp, onu Rabbimize koruma ve siper yaparız. Ve nefis Hakk’ın nefsinin aynı olması itibariyle de övülmüş şeylerin hepsini O’na dayandırırız. Ve bu suretlede Rabbi nefste koruma yaparız. Bundan dolayı “nefis” biri “hakki” ve diğeri “halki” olmak üzere iki vech, yön sahibidir. Halk edilmiş olmamız itibariyle nefis bize bağlanır ve biz Hakk’ın aynı olan zati hakikatlerin suretleriyiz ve bu suretler sonsuzdur. Ve nefsin hakikatide, nefsin zatında zahir olan Hakk’ın nefsi olmasıdır. Çünkü bu halk edilmiş taayyünlerin hepsi Hakk’ın Vücudunun tenezzüllerinden meydana gelmiştir. Bundan dolayı Hakk ahadiyet Zatıyla tecelli ettiğinde biz O’nun batınıyız ve O bizim kuvvetlerimizin ve azalarımızın ve nefislerimizin aynıdır. Ve isimleri ve sıfatları ile tecelli ettiğinde Hakk bizim batınımız olur ve biz Hakk’ın ahadiyet zatında gizli iken, Hakk nefesi rahmanisi ile bizi nefeslendirdi, vücud feyzi verdi. Bizi izafi yokluktan bir nefeslendirme ile bize rahmet edip, bizim hakikatlerimizi icad etti. Bundan dolayı biz Hakk’ın nefsinde; yine Hakk’ın nefsiyle açığa çıktık. Nefsin hakikatinden bahsedecek olursak şu bilgileri verebiliriz:

NEFSİN (NEFS-İ NATIKANIN) HAKİKATİ:

Nefs kelimesi bir şeyin zatı, kendisi, öz varlığı demektir. Nefs-i natıka, insan nefsi için isim terkibi olarak verilen addır. Nefs-i natıka mertebelerine göre değişen; nefs, ruh, kalp, akıl, sır, hafi, ahfa isimlerini alan sadece bu mertebelerde sıfatlarının değiştiği özellikler arzeder.

Nefs-i natıkanın tarifi şöyledir:

Nefs-i natıka Allah’ın nurlarından bir nurdur, zatıyla kaimdir, mekanı yoktur, Allah’tan geldi, Allah’a gidecektir.

Nefs-i natıka Allahû Tealanın Zatının, muhabbetinin nurunun, gölgesi ve mazharıdır. Nefis mukaddem ve ezelidir. Allah’ın Zati Sıfatlarının mazharıdır.

Allahû Tealanın Zatına has sıfatları altı tanedir:

  1. Vücud:………………………            Allah vardır, tüm mevcutların varlığı O’ndandır.
  2. Kıdem:………………………            Varlığın evveli yoktur.
  3. Beka:………………………..            Varlığının sonu yoktur.
  4. Vahdaniyet:……………….            Varlığı BİR ve TEK’tir. Başka varlık yoktur.
  5. Kıyam bi nefsihi:………...Varlığı kendinden, Zati nefsiyledir.
  6. Mualefetül lil havadis:… Yaradılmışlara benzemekten, onlar gibi olmaktan münezzehdir ve müstagnidir.

İşte kısaca belirttiğimiz bu altı sıfatın mazharıdır. Mazharı demek, bu sıfatlar nefsi natıkada vardır demektir. Ancak bilkülliye mazharı demek değildir, bu sıfatların zıllı yani gölgesi mesabesindedir. Tam mazharı değil, tecelli anında ve tecelli oranında sureti ve belki kısmen aynısıdır. Gölge sahibinin varlığı ile gölgenin varlığı arasında nasıl büyük fark varsa ve gölge, gölge sahibi ile varlığını devam ettiriyorsa, nefisde varlığını, Mutlak Zat olan Allah’ın varlığı ile devam ettirir. İlahi Zatın Varlığının sonu yok ve ebedi olduğuna göre, nefisde tecelli gölgesi olarak varlığını devam ettirir. Gölge sahibinin aynısı değildir, sahibinden başkasıda değildir. Nefiste Hakkın Varlığının aynı değil, fakat gayrısıda değildir. Ciddi ve dikkatli düşünmelidir. HÜVEL HAKK değildir, fakat bihasebissıfat, MİNEL HAKK ve MEAL HAKK’dır.

Ayan-ı sabite, her mevcudun Hakkın İlmi Zatındaki vechini, vücudunu, zatını temsil eder. Ayan-ı sabitenin anlaşılması için Allah Zati Nefsinden, nefsi natıkayı halk ederek, suret olarak müşahede aleminde zuhura çıkarmıştır. Ayan-ı sabite Hakkın vücudundan olup, varlık kokusunu duymayan Hakka bakan yüzü oluşturur. Halka bakan yüzümüz ise izafi zatlarımız, vecihlerimiz, izafi nefislerimizdir ki, hepsi kendi mertebelerinde taayyünleri ile ilahi hüviyeti temsil etmektedirler.

Bütün bunları birleştiren ise uluhiyeti Zatıdır. Vahidiyet mertebesinde hepsini bütünleştirir.

İşte nefsinin hakikatini öğrenen insana ise Allah, ayan-ı sabitesindeki istidadını teşbih mertebesinde müşahede ettirmektedir.

“Kendi nefisleri üzerine şahid oldular” (Araf/172) ayeti bu gerçeği açıklamaktadır.

Cenab-ı Hakkın Zati ihsan ve ikramı ancak ilahi tecelliden kaynağını alır. Zati ilahiden neşet eden tecelli ancak ve ancak tecelli mahallinin (mazhar) istidadı suretiyle vaki olur. Kendisine tecelli olunan kimse, Hakk Tealanın aynasında kendi suretinden gayrı bir şey göremez. Gördüğü Hakk aynasında kendi suretidir, nefsinin vasıflarıdır, özellikleridir. Bu beyandaki ilim tadıldığında, alemde gaye olan tadı tatmış olursun. Mahluk için bunun ötesinde bir şey olamaz. Ancak her nefs kendi mertebesinden tadacağından, nefsi bilip, Rabbi bilme mertebesini tahsil gerekir ki, bu tad kemal ölçüde tadılabilsin. İşte Hakk Teala senin kendi nefsini ve başkalarını müşahede etmede senin aynandır. Bu nedenle “Mümin, müminin aynasıdır” buyurulmuştur. Her insan esma-i ilahiye ile bu isimlerin zuhur hükümlerini rüyet için Hakk Tealanın aynasıdır. Arifibillah olanlar bu ilmin kemalle zuhura çıktığı zuhur yerleridir. Arifibillahlar tecelli hangi suretle olursa olsun hepsinde Hakkı ikrar ve itiraf ederler. Zira tecelli edende O’dur, tecelli olunanda O’dur. Hakikat tek bir şeydir. O da Haktır. İlahi hüviyettir. Allah, bizi ve hatta kendi nefsini sevmenin hükmü ile ezeli-zati ilminin hakikati için bir ayna olarak halk etmiştir.

Alemi halk eden ilahi tesirin kaynağı, mevcudların ayan-ı sabitelerine bitişen ve varlıkta hükmü zuhur eden “ilahi muhabbet” amilidir. Bu tesirin meydana gelmesi ise uluhiyet mertebesine ve bu mertebenin nispetlerine göre gerçekleşir. Bir’in Bir’den başkasını izharı mümkün olmadığı için vahdet-i vücud itibariyle Hakk’tan BiR sadır olur. İlahi muhabbette her zerreye sırayet etmiştir. Mevcudların izafi vücududa ezelen ve ebeden İlahi Zat için sabittir. Alem aynası izafi vücuddur. Alemin zuhuru Mutlak Vücud’u gizlemiş, setretmiştir. Nasıl ki aynada zahir olan suretler, aynanın yüzeyini örtüp, aynayı gizlemekte ise Mutlak Vücud’da alemler ile öylece gizlenmiş ve örtülmüştür. Mutlak Vücud batında sır olmuştur.

Mevcutlar için kendi ayan-ı sabitelerinde sübutlulukları vardır. Allah’ın Zati İlmindeki bu hakikatler imkan hazineleri cami olan ilahi hazineleri oluşturur. Bu hazinelerde Allah’ın indindedir. Hakkın indiyyeti ise Zatının aynıdır. O indiyyette mevcutlar için hazineler vardır. Çünkü Hakk alemin ruhu ve hüviyetidir. Hüviyet-i ilahiyenin mahiyeti bize nispetle mechuldür. Fakat halkın mahiyeti mechul değildir; Hak, halkta zuhura çıkmış ve bilinmiştir.

Ayan-ı sabite tıpkı tohum gibidir. Eğer tohum olmasa nebat için açığa çıkışta olmazdı. Kişinin zuhuruda bu sübutunun aynıdır. Bu nedenle zuhura çıkışta emr-i ilahi dahilindedir. Eğer ayan-ı sabite olmasaydı, ayan-ı sabitenin müşahede aleminde zuhuru da olmazdı.

Ayan-ı sabitenin kendi için aslolan madumiyetinde (zuhura çıkmış hakikat) bekası, Allahu Tealanın “Nur” ismi ile tecelli sayesindedir. Nur ismi ile tecelliden murad dahi Vücud-ı Mutlak’ın mahlukat suretlerinin zuhurundan ve bununla birlikte mahlukata aid hükümlerle zuhurundan ibarettir.

Mevcudlar ilmi-gaybi varlığın ardından harici mevcud kisvesini kazanıp, bütün mevcudların bu varlıkta ortak olduklarını görürler. Bu varlığın (Vücudun) birliği, ilahi hubbi (muhabbet) teveccüh tecellisinin aynıdır. “Biz, ona şah damarından daha yakınız” (Kaf/16) ayetinin ve Hakkın harici yaratılıştan önce mevcudlar ve Hakk arasındaki birlik (vahdet) makamında olduğu gibi, ebedi olarakta mevcudlar ile beraber olduğunun sırrına erişilir. Ayrıca öğrenilirki, Hak, her nerede, ne halde ve durumda olursa olsun, her şey ile beraberdir ve O, dua edildiğinde dua sahibinin duasına icabet eder. Kurbiyet ve vuslat gerçekleşir. Bu ise, kişinin ezeli-gaybi ilmin hükmünün hariçte zuhurunun gerekliliğini öğrenmekle gerçekleşir.

Bu nedenle Hak, Zati Vechinden bize bir vech-i has tayin tahsis eylemiştir, dualarımızı, ibadetlerimizi o makama tahsisen ifa edelim, yerine getirelim. İşte o vech-i has dahi hüviyettir. Zararın defide hüviyettendir. Bundan dolayı hassasiyet cihetiyle arifibillah olan kimsenin kendi üzerinden zararın kaldırılması için hüviyet-i ilahiden bir şey istemesi, bütün sebeplerin Cenab-ı Hakkın aynı olduğuna dair bilgisinden arifi gafil kılmaz, perdelemez demektir. Bu Allah’ın ilahi hüviyeti ile her şeye kadir olduğunu ikrardır.

Allahu Tealanın vechi öyle bir hakikattir ki, Cenab-ı Hakka o hakikat ile “Hakk” denilir. Çünkü her şeyin hakikati ancak Hakk Teala iledir. “Nereye yönelirseniz yönelin Allah’ın vechine yönelmiş olursunuz” (Bakara/115) ayetiyle işaret olunan bu vecih ve hakikattir. İşte kim mevcutlarda, eşyada kayyumiyeti ilahiyeyi müşahede edecek olursa, o kimse her şeyde vech-i Hakkı müşahede eylemiş olur.

Ayan-ı sabitenin, Hakkın onu bilmesi ve onun ezeli ilminin mertebesinde taayyünü ve diğer ayan-ı sabitelerden ayrılması açısından, bir çeşit vücudu vardır, varlığı vardır. Bu varlığı ile diğer ayan-ı sabitelerden farklılaşmıştır. Yalnız bu fark zuhur açısından değil, kendisini halk edenin bilmesi itibari ile olan farklılıktır. Zati İlimde Hakkın onu istidat ve kabiliyetleri ile bilmesidir. 

Mevcutlar, Allah’ın kelimesidir ve halketmede kelam ile gerçekleşir. Kelam mertebe açısından harflik mertebesinden sonra gelir.

Ayan-ı sabiteler isim ve sıfatlardan oluşur ve yüce harfler olarak adlandırılır.

İlim mertebesinde ayan-ı sabiteler bir diğerinden ayrı olsa bile; ilahi varlık (vücud) nuru onların çokluklarını birleştirmiş, onları kaynaştırmış, bazısını diğeri için zuhura getirmiştir. Hak, onları Zati Nefsinde zikretmiş, böylece bizzat Hakk ile kaim olmuştur. Ve onlar bir itibar ile “kelime”, bir itibar ile “ayet”, bir itibar ile “sure”, bir itibar ile “kitap” ve bir itibar ile bundan büyük ve yüce olmuşlardır. Zatı ilmi her maluma ilişmiş ve her malumu ihata etmiştir.

Ayan-ı sabite Hakkın Zatı Nefsinde malum, kişinin kendi nefsinde ise madum olması açısından sabittir. Bütün ayrı ayrı zannı veren “ben” leri, nefisleri birleştiren Allah’ın Zatı Nefsidir. Nefislerde hükümlerini yürütmeyide uluhiyeti Zatı ile gerçekleştirir. Bu nedenle biz Hakkın İlminde ezelde “sabit malum” (ayan-ı sabite) larımızın suretlerinden olan hakikatlerimiz açısından, O’nun zati ve Mutlak Vücud’unun aynalarıyız, buna karşın Hakkın mertebeside çoğalan hallerimiz ve çokluklarımızın aynasıdır.

Hakk Tealanın meşiyyeti “ahadiyettir” fakat taalluku “vahidiyettir”. Ve bu taalluk dahi ilme dair bir nispettir. İlim dahi maluma tabi bir nispettir. Malum dahi sensin ve senin halin ve ahvalindir. Malumun kendi hakikatinde, kendi zatında bulunduğu hal, istidad ve kabiliyetten Cenab-ı Hakka ita eylediği, sunduğu malumattan ibarettir. Hakk’ta bu malumata göre hüküm verir. Bu nedenle onlara zulmedilmemiş olur. Bu husus, “Allah onlara zulmetmedi, onlar nefislerine zulmediyorlar” (Ali-İmran/117) ayetinde açıkça ifade edilmiştir.

Her nefs, Hakka sunduğu malumat üzere Allah’ın ilminden muamele görür. Nefsinde hangi vasıfları barındırıyorsa, Allah’da ona göre hükmünü verir, bu nedenle zulmetmez. Sonuç o nefs için istidad ve kabiliyetine göredir. Bu nedenle kişi sunduğu vasıflarıyla ilahi nefsine ya zulmeder ya da ilahi nefsin hakkını vermiş olur. Zira her insan elestte “Ben sizin Rabbınız değilmiyim” hitabına “evet” cevabını vermiş, ve nefisleride bu cevaba şahid tutulmuşlardır. Nefisleri ile müşahede aleminde zuhura çıktıklarında, “Her doğan çocuk İslam fıtratında doğar” hükmüyle bu cevabı zuhura çıkaracak istidat ve kabiliyetlerle donatılmıştır. İstidat ve kabiliyetleri zuhura çıkarmamakla “nefislerine zulmetmiş” olurlar.

Belirli bir ayn” a, mevcuda Cenabı Hakkın bütün esma ve sıfatıyla defaten, bir defada ve bir anda tecellisine imkan yoktur. İnsan-ı kamilin kalbi bile her ne kadar Cenab-ı Hakkın bütün esmasıyla tecellisini kabule istidadlı ise de, ne Hakk Teala “kamil kalbe” bütün esmasıyla defaten, bir defada tecelli eder; ne de “kamil kalb” bu türlü ilahi tecelliye karşı tahammül ve kabiliyet gösterebilir. Taayyünün ve zamanın halk edilmesindeki sır buradadır. Tecelliler, taayyün mertebelerine ve Dehr ismiyle zamana yayılmıştır. Nefsi natıka bu nedenle halk edilmiş ve tecelli mahalli haline getirilmiştir. Nefs-i natıkaya olan tecelliler aracılığı ile önce nefsi natıkasına tecellisini idrak ile O’nu tanıması istenmiş ve murad edilmiştir. Bu nedenle hayvani ruhun ilk kemali, nefs-i natıkanın vasıflarıyla boyanmasıdır. Cüz-i nefsi natıkanın ilk kemali ise şeriatlarda “teslimiyet” ve “teslimiyet fiili” ile tahakkuk etmektedir. Hakka teslim olmaktır.

Nefsi natıkanın orta kemali ise, nefsi küllinin vasfı ile zuhur ve tahakkuku, nefsi külli mertebesinden, akl-ı külli ve ruh-u külli mertebesine geçmesini gerektirecek şekilde onun hükümlerini elde etmesidir.

Sonra Hakkın mertebesi ile birleşmek Haklık (Hakkiyet) hükmünün, halklık (halkiyyet) hükmüne galip gelmesidir. İmkan ve takyit (kayıtlı) hükümlerinin Mutlaklık (vücub) hükümleri ile ortadan kalkıp Vahid ve Kahhar Hakk’ın hükmünün başkasına izafe edilen hükümler ve vasıflar üzerine baskın olmasıyla (kahhar) bu mertebede silinmesidir. Bu hal fenafillah halidir. Dolayısıyla Hakkın tam fena halindeki nefs-i natıka’ya tecelliside beka üzerine olacaktır. Bu da bekabillah halidir. Kemal halidir. En kemalli zuhur ise Hz. Muhammed (sav)’dir.

Her bir şahıs ayn-ı sabitesinin ve ayn-ı sabitede bir ilahi ismin gölgesi ve suretidir. Bundan dolayı o şahıs o ilahi ismin zahiri ve o ilahi isimde o şahsın batını olmuş olur. Böyle olunca “Kün” emrinin çıkışında, onların ayan-ı sabiteleri ne üzerinde ise, o suret üzere var oluşu kabul edip kendi nefisleriyle var oldular. Bundan dolayı şehadet aleminde şahıslardan çıkan ameller, zatlarında potansiyel olarak mevcud olan şeyin bilfiil açığa çıkmasından, zuhurundan ibaret olur. Ameller ve amellere gereken ödül ve cezada malum olarak kendi nefislerinden, zatlarından kaynaklanır. “Allah onlara zulmetmedi, onlar nefislerine zulmediyorlardı” (Ali-İmran/117) ayeti bu gerçeği ifade etmektedir.

Allah şahsın istidad lisanı ile talep ettiklerini vermiştir. Onlara zulmetmemiştir. Kader sırrıda, “ayan-ı sabitelerden her bir hakikatin vücuda zatı, sıfatları, isim ve fiilleri ile ancak asli kabiliyetleri ve zati istidatı gereğince açığa çıkması” bilgisinden kaynaklanır. Bütün bunlar Hakkın bağıntıları ve Zati işleridir. Cenab-ı Hakkın mevcudlar üzerine hükmü, ayan-ı sabitelere olan ilmine tabidir. Ayan-ı sabitenin Hakka verdiği bilgiye göre hüküm açığa çıkar. Hakkın onlar üzerine hükmü kabiliyet ve istidatları üzere olur.

Ayan-ı sabitelerdeki isimler ve sıfatlar, “Kün” emri ile zuhura çıkmışlardır. Ayan-ı sabite ilahi isimler ve sıfatlardan ibaret olup, Zatın gayrı değildir. Hakk malum olan bu ayan-ı sabiteyi bilir. Ve Hakkın ilmide bu maluma tabidir. Hakkın iradeside bu ilme bağlıdır. Bir kimsenin ayan-ı sabitesi “Hadi” isminin sureti üzere resmolunmuşsa, harici vücuda gelişi halinde de hidayet suretiyle ve mümin olarak zahir olur. Ve Allah Teala o kimsenin hidayete istidadına ve mümin olarak zahir olacağını ezelde onun ilmi sureti olan ayan-ı sabitesinden bildi. “Allah Teala hidayete olanları en iyi bilendir” (Kasas/56) buyurdu. Kıyas usulüyle diğer isimleride sen kıyasla, ve tefekkür edebilirsin. Hakkın muamelesi ancak ilmi dolayısıyladır ve Hakk malumları ancak nefislerinden Hakk’a verdikleri malum şeye göre bilir ve verdikleri şey, onların zati istidatları ile ayan-ı sabitelerinden verdikleridir. Eğer onlar kendi nefislerinden bize verdikleri şeyde zulum söz konusu ise, zalim olan kendileridir. Her kim ne istemiş ise Hakk onu ihsan etmiştir. Hakk ihsanından dolayı mesul değildir. Mesul olan Hakk’tan talep edendir. “O (Allah) yaptığı şeylerden mesul değildir ve onlar (yaptıklarından) mesuldür” (Enbiya/23) ayeti bu gerçeği vurgular. Ve işte zalim onlar oldukları için Hakk Teala “Ancak onlar nefislerine zulmettiler” (Bakara/57) buyurdu.

Şu halde mademki Hak, zorla onları kafir olarak takdir edip, küfürlerinden dolayı azarlamaya tabi tutmamıştır. Bundan dolayı onlara zulmetmemiştir. İlmindeki şey zuhura çıkmıştır. İlmindeki şeyi bilmiştir. “İşitme” ve “uyma ve uymama” nın oluşu onlarındır. “Kün” kelamı ile Kur’an zuhura çıkarılmış olup, tüm hakikatlere “Ben sizin Rabbınız değilmiyim?” sorusu yöneltilip, “Evet Rabbımızsın” ahdi alınıp “İslam fıtratında doğum” ile şehadet aleminde şahid nefisleri ile zuhura çıkarılmışlardır. “İşittik” ve “İtaat ettik” ayetlerinin gereği için şehadet aleminde zuhura getirilmişlerdir. “İşitme”, “uyma-itaat”, “uymama” yönüyle zuhur mahallerinin nefislerine ait bir hususiyettir.

Hakk’ın kaza ve takdiri ilmine tabidir. İlmide malum (bilinmiş) olan istidadına tabidir. Ayan-ı sabiteler ilahi ilimde ne hal üzere sabit olmuş ve istidatları neyi gerektirmişse, Hakkın hükmü ona göredir. Ayan-ı sabitede potansiyel olarak mevcut olan şey “vücud feyzi, tecellisi” verip onları zuhura çıkarır. Hakk onlara “vücud tecellisi” vererek zulmetmemiş ancak rahmet edip zuhura çıkarmıştır. Zuhura çıkıp küfürle amel etmesi kendi nefsi hakikatine zulm etmesidir. Hakk o nefsin talebi dışında bir şey vermemiştir.

“Küfre rıza küfürdür” hadisi ile “Her kim Benim kazama razı olmaz ve belama sabretmezse Benden başka bir Rab arasın” kudsi hadisi dikkate alındığında, küfür ve nifak Hakkın kazası olduğunda bu küfre rıza küfürdür. Peygamber Efendimiz (sav) buyurdularki, “Her kazaya muhakkak Müslüman için rıza lazımdır”. Küfür O’nun kazası olsada, kazaya rıza zorunludur. “Küfre rıza küfürdür” hadisindeki küfür, kazanın gerçekleşmesi, kazanın kendisi değildir. “Kaza” başka ”kazanın gerçekleşmesi” başkadır. “Kaza” Allah’ın eşyada hükmüdür ve Allah’ın eşyada ilmide bilinenler nefislerinde ne hal üzere sabit idiyseler, o bilinenlerin (malumların) Hakk’a verdikleri şeyin haddi üzerinedir. “Kazanın gerçekleşmesi” ise sabit ayn’ların istidadına dönük olan kadere uygun icad ve hükümlerden ibarettir. Bundan dolayı kaza Hakk’ın fiili sıfatlarındandır ve ona rıza farzdır. Fakat “kazanın gerçekleşmesine” razı olmak, mutlaka farz değildir. Bilki küfür ve günahlar gibi, kaza eserlerinin kendisinden çıkışından dolayı, kişinin razı olmayıp şikayet etmesi zaruri ve vacibdir. Tevbe edip halini düzeltmesi farzdır. Küfür asla razı olunmuş değildir. Küfür bizim nefsani kötülüklerimizden kaynaklandığından kazanın gerçekleşmesi itibariyle çirkindir. Çünkü kişinin sıfatıdır. Hakk’a küfür isnadında bulunulamaz. Böyle bir şey Hakk’ın kendi kendini inkar olurki, böyle bir şey söz konusu bile edilemez. Küfür cehaletten ibarettir. İlmi inkar etmektir.

“Ben kulumu sevdiğimde, O’nun gözü, kulağı eli ve ayağı olurum” kudsi hadisinde Hakkın kula yakınlığı ifade edilmiş olup, Hakk kendi “hüviyetini” kulun kuvvetlerinin ve azasının aynı kılmıştır. Bu önemli bir yakınlıktır. Bundan ötesi yoktur. Çünkü Hak, ilmi suretlerden ibaret olan mevcutların ayan-ı sabitelerine kendi latif Zatını, mertebe mertebe tenezzül buyurarak yine kendi Vücudundan, Zatı Nefsiyle “vücud feyzi” verdi. Bu konuda Muhyiddin-i Arabi; “Subhandır O ki, eşyayı izhar etti ve kendinin aynı kıldı” buyurmuşlardır. Yani Hak, bütün mevcut ayan-ı sabitelerden, onların istidatları dolayısıyla tecelli edicidir. Ve her bir ayn-ı sabite bir ismin hükmünü ve ilahi bağıntıları açığa çıkarır. Ve aynı şekilde her birisi Hakkın Mutlak Vücudunun tenezzüllerinden oluşmuş bir surettir. Bundan dolayı Mutlak Vücudun birer “vech” idir. Ve “Kün” emri ile vücud feyzi verilerek Mutlak Vücuddan tecelli ile taayyün etmiştir.

Hakk Teala bir şeye “Kün/ol” sözüyle emrettiğinde o şey kendi nefsini mevcud kılar. Zatı Nefsden kaynaklanan “kün” emri, o şeyin nefsini mevcud kılar. Kün emrine uyuş, o şeyin “vücud tecellisi” ile vücud bulması, o şeyin kendi nefsindendir. Kendinde hayatiyet potansiyeli olması, vücud bulma istidad ve kabiliyetinde oluşundandır. Bu da bu istidadların ve hayatiyetin Zat kaynaklı oluşundandır. Kün emri ile ilmi suretler istidat ve kabiliyetlerine göre vücud bulur. “Genel vücud tecellisine” (Nefes-i Rahman) bağlı olan bu vücud buluş ile ilmi suretler ferdiyeti Zatta farklılaşır. Bu vücud buluş ferdiyete bağlıdır. O şey ilahi ilimdeki sureti üzere açığa çıkar.

“Ruh” ve “nefs” dediğimiz şeyler hakikatte bir olan şeyden ibarettir. Aralarındaki fark, latiflik ve kesiflikten başka bir şey değildir. Kesiflik mertebesinde ruha “nefs” ve kuvvetlerinede tabii kuvvetler denir. Fark taayyünden ibarettir. Buhar, su, buz örneğindeki gibi. Kesif olan insanın madde bedeninin latiflik kazanması, mutlaka madde beden suretinin bozulmasını gerektirmez; suret devam etmekte iken latiflik hususu oluşur. O madde beden artık tasvir edilmiş ruhtur. İşte bu madde bedendeki nefs, latiflik kazanarak ruh mertebesine dayandığında onun için ölüm yoktur. Bu hususa binaen “Ruhlarınız bedenleriniz, bedenleriniz ruhunuzdur” buyurulmuştur. Latiflik ile kesif nefsinin yapısı nurlanmış, ruhunun yapısına dönmüştür. Nurani-ruhani hale yükselmiş olur. Taayyün mertebelerinde de suretlenmiş olur. Bunun gibi alemin vücudu Hakkın zahiri ve Hak, vücudun batını ve hüviyetidir. Ve her ikisi tek bir hakikat olan uluhiyet mertebesinin iki itibarıdır. Bu mertebe Allah isminin oluştuğu mertebedir. Tek, bir hüviyet isimler ve sıfatlar itibariyle çoğalmıştır. Hakkın suretlerle çoğalması, değişkenliğidir. Bu husus tenzih ve teşbih hükümlerini açığa çıkarır. Gerek kişinin nefsi gerek başkalarının nefsi Hakkın hüviyetinin gayrı değildir. Bütün mertebelerinde Hakkın hüviyetinden hariç bir şey yoktur. Bu itibarla Hakk çok mertebeli bir vücuddur.

Değişik mertebe ve düzeylerde “yüz” gösteren bir hüviyet ve hakikattir. Suretler ise çoktur, hakikat itibari ile bir isede, O suretlerinin ve şahısların mertebelerinde çoğalmıştır.

“Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” (Bakara/115) ayeti bu hakikati ifade etmektedir.

Kulun hüviyeti, Hakkın hüviyeti ile bir isede, suretlerin ve düzeylerin farklılığı aşikardır.

Hak, Nefesi Rahmanisi yani Nefs-i Rahmanisi ile “Kün” emri ile tüm ayan-ı sabitelere kendi Zati Nefsinin kelamı olan Kur’anı adeta yaymıştır. Bu nedenle tüm ayan-ı sabiteler ve nefs-i natıka Kur’anın sırrı makamını temsil ederler. Bu gerçek nedeni iledirki Allah şehadet aleminde Kur’anı idrak edebilecek akıllara Kur’an üzere emr-i teklifisini sunmuştur. Kur’an insanların ayan-ı sabitelerinin istidatlarına göre sunulmuştur. Bu nedenle Kur’an üzere emri teklifi yürürlüğe girmiştir. “(Resulüm) Şüphesiz bu Kitab’ı sana insanlar için Hakk olarak indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi nefsi lehinedir; kimde saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur” (Zümer/41) ayeti bu hakikati ifade etmektedir. Nefisler, Kur’andan seçtikleri yol üzere kendi lehine veya aleyhine davranmış olurlar. “Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar nefislerine zulmediyorlar” (Ali-İmran/117) ayetiylede nefisleri aleyhine faaliyette olanların ancak kendi nefislerine zulmettikleri ve Allah’ın zulüm ile alakalı olmadığını ifade etmektedir. “Kim bir günah kazanırsa onu ancak nefsi aleyhine kazanmış olur” (Nisa/111) ayeti ve “Ayetlerimizi yalanlayan ve nefislerine zulmetmiş kavmin durumu ne kötüdür” (Araf/177) ayeti ile nefislerine yaptıkları zulmün kaynakları olan günah kazanma ve ayetleri yalanlama belirtilmiştir.

Kendilerine ezeli-ilim olarak “Kün” kelamı ile vazedilen Kur’anı hakikatleri ile şehadet aleminde zuhura çıkarmadıkları için nefislerine zulmetmiş oluyorlardı. Halbuki elestte “Ben sizin Rabbınız değilmiyim” sorusuna “Evet Rabbımızsın” cevabını vererek, bu cevaplara kendi nefisleri şahid tutularak şehadet alemine yollanmış, şehadet aleminde de bu “Evet Rabbımızsın” cevabını emri teklifi ile zuhura çıkarmaları murad edilmiştir. “Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar nefislerine zulmeder” (Yunus/44) buyurularak bu hakikatin tüm insanları kapsadığı belirtilmiştir.

“Kim hidayet yolunu seçerse bunu ancak kendi nefsi için seçmiş olur, kimde doğruluktan saparsa kendi nefsi zararına sapmış olur” (İsra/15) denilerek insanlara Kur’an ile yapılan emri teklifiye uyup uymama ihtiyarı ve tercihini yapabilecek gücü verdiğini bildirmiştir. “İşittik, itaat ettik” hükmünün zuhurunu gerçekleştirmesi murad edilmiştir.

“Biz bütün nefislere (herkese) ancak gücünün yettiği kadar yükleriz” (Enam/152) buyurularakta her nefse emri teklifisini ancak onu hidayete sevk edecek şekilde halkedildiğini vurgulamıştır. Bu açılardan dalalete düşenlere Allah zulmetmemiş, nefislerinin kazandıkları nedeniyle azaba düşmüşlerdir. Bu nedenle ayette “Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar nefislerine zulmediyorlar” (Ali-İmran/117) buyurulmuştur.

Hakk ayan-ı sabitelere yerleştirdiği, Kur’an vazı ile oluşturduğu isimler ve sıfatları emr-i teklifiye uyabilecek istidadı da vermiştir. Bu istidad olmasa nefisler “Evet Rabbımızsın” cevabına şahid tutulmazlardı. İşte bu isimler kanalıyla şehadet aleminde emr-i teklifiye yani Kur’ana ve Resul’e uyup-uymama imtihanı gerçekleşmiştir. Hidayet ve dalalet düzeyleri ve farklılıklar ilahi isim ve sıfatların çokluğundandır. Bu çoklukları birleştiren mertebe ise uluhiyeti Zat mertebesidir. İlahi isim ve sıfatların çokluğu, kişilerin şehadet alemindeki inanç farklılıklarını, düzeylerini açığa çıkarmıştır. İsim ve sıfatları ayan-ı sabitelerdeki istidat ve kabiliyetlerin zuhura çıkmasındaki farklar bu çokluğa da sebep olmuşlardır. Zamanda ayrı bir faktördür. Allah onları cebr ile zorlamamış, insanlar nefislerindekini emr-i teklifiye uyup, uymama yolunda zuhura çıkarmışlardır. Ahiretin halkedilmeside bu hakikate dayanmaktadır. Nefs mücahedesi, terbiye ve tezkiyeside bu nedenle zorunlu ve lüzumludur. Zira insan hakikatte zem edilmiş, kötülenmiş değildir. Zem edilen, kötülenen ondan açığa çıkan kötü ahlak vasıflarıdır. İnsan hangi sıfatla nefsini oluşturursa o sıfatla haşrolur. Hakkın sevdiği ise Muhammedi ahlaktır. O ahlakla hallenen mahbub olur. Hayvani vasıflarla ahlaklanan ise zem olunur, kötülenir. Nefs tezkiyesi bu nedenle lazımdır.

Ahadiyeti Zat mertebesinden Nefesi Rahman ile (genel vücud (varlık) tecellisi) İlmi Zattaki ayan-ı sabitelere Zati Nur ile tecelli ederek, varlıklar izafi yokluktan varlık sahnesinde yerlerini aldılar.

“Allah varlıkları zulmette halketti. Üzerlerine nur serpti” mevcutlar İlmi Zatta toplu halde bulunmakta Hakk tarafından bilinmekte idi. Taayyünü evvel ile tüm ayan-ı sabiteleri bünyesinde öz ve icmal olarak bulunduran Hakikati Muhammedi taayyün etti ve Ferdiyeti Zat mertebesini oluşturdu. Nefesi Rahman tecellisinin ayan-ı sabitelere isabet etmesi halinde, her bir ayanı sabite Ferdiyeti Zatta hüviyet bularak, her ayan-ı sabite bir diğerinden farklılaştı. Ama tüm bu hadise İlmi Zatta, Zatın Kendinden Kendine Kendiyle tecellisi ile vuku buldu. Ayan-ı sabiteler İlmi Zatta farklılaştı, birbirinden ayrıldı. Hakikati Muhammedi bunları birleştiren mertebe oldu. Ancak ayan-ı sabiteler hariçte zuhura çıkmadı. Zuhura çıkan nefesi rahman olan “genel vücud tecellisi” ile İlmi Zatta ilmi-vücudlar kazanması şeklinde idi. Her ayan-ı sabite bir bakıma Hakkın bir vechi oldu. Her vecihte bir şeyin zatını ve nefsini oluşturduğundan, bir yönüyle ilmi-vücudi-zati ve ilmi-vücudi-nefsi mertebeyi oluşturmuş oldu. Ayan-ı sabitelerin hariçte zuhurları yoktu. İlmi-vücudi-nefsi bu ayanı sabiteler, nefsi natıka ile taayyün mertebelerini seyrederek, şehadet aleminde suretler olarak zuhura çıktı. Yani zuhura çıkan ayan-ı sabitenin aslı değil, suretleri idi. Her mevcudun ilmi-vücudi-zati ve nefsi ayan-ı sabitesi, ilmi zatta sabit iken, hariçte harici-vücudi-zat olarak suret şeklinde zuhura çıktı. Bu harici-vücudi-nefsi suretler, Mutlak Vücud’a (Mutlak Zat) göre “izafi vücud” lar ve “izafi zatları” ve “izafi nefisleri” oluşturdu. Yani Mutlak Vücud-Zat, bulundukları suretle kayıtlanmış ve sınırlanmış hüviyetleri itibariyle kendi mertebelerinden ilahi hüviyetin kayıtlanmış şekilde zuhura çıktı. İlahi hüviyete göre “izafi hüviyetleri” temsil etti. Bütün bu izafetlerin ve nispetlerin temeli, aslı ayan-ı sabiteleri oluşturan ilahi isim ve sıfatlara bağlanmaktadır. Her kayıtlanmış suret, ilahi isimlerin suret olarak zuhurundan başka bir şey değildir. Kayıtlanmış mevcudun suretini aslına bağlayan ise Rabb-ı has olan ilahi isim oldu. Ayan-ı sabiteler hiç zuhura çıkmamakla birlikte, onları oluşturan ilahi isim ve sıfatların eserleri suret olarak hariçte vücud buldu ve “izafi vücudları” oluşturdu. Her mevcudda kendi nefsi ile temsil edildiğinden, bir şeyin nefside onun kimliğini oluşturduğundan “izafi hüviyetler” olarak zuhurdaki yerini aldı. Şehadet aleminde yerini alırkende taayyün ettiği her mertebeden kendisine değişik hususlar eklendi. Yani aslı ilahi hüviyete dayanan “izafi hüviyetler” aslına bağlı kayıtlanmış suretler şeklinde mevcut oldu. Tıpkı okyanustan alınan suyun bardak ile kayıtlanmış, surete bürünmüş, aslının aynı olmayan ancak aslında gayrı olmayan bir bardak su gibi. Okyanus ilahi hüviyeti temsil ederken bir bardak su “izafi hüviyeti” temsil etmiş olmaktadır. Bir bardak suyun özellikleri, vasıfları nefsini “izafi nefsini” temsil ederken, okyanus Zati Nefsi temsil etmektedir. Okyanus bir bardak suda ne kadar, nasıl tecelli oranında temsil ediliyorsa, o kadar okyanustan hissesi vardır. “İzafi nefis” lerede Hakkın tecellisi oranında ve miktarınca ve zamana yayılan tecellilerden hissesi o kadardır. Hiç bir nefis bir defada Hakkın tecellisini kaldıramayacağından, tecelli oran ve miktarları zamana yayılarak, her nefsin tecellilerden hissesi ve miktarı genişletilmektedir. Zamanın halk edilmesindeki bir sırda budur. Nefs-i natıkanın tecellilerden hissesi ve tecellinin farkında oluşu ve yaşantısını tecellilere göre düzenlemeside “hayat tecrübesi” olarak yaşamda yerini almaktadır. Tecelliler zamana yayılıp, miktar ve oranları ayarlanmaz ise, insanın tecellileri yaşaması mümkün olamayacaktı.

Nefesi rahman tecellisinin tüm taayyün mertebelerine ve tecellilerine sirayeti vardır. Tecelli-i vahid olan nefesi rahman tecellisi, tüm mevcutlarda olan sırayeti ile ilahi birliği temin eden yüzüdür Hakkın. Nefesi rahman tecellisinin birimsel hüviyetlerdeki yansıması ise “nefs” i oluşturmaktadır. Vahid olan nefesi rahman tecellisi nefislerdeki çokluğu, birleştiren kesrette vahdet idrakini oluşturan bir hususdur. Hakkın tüm alemlere nüfuz etmiş, batıni hakikatidir. Nefesi rahman tecellisi alemlerdeki her nefsi, her mevcudu birleştiren husustur. Nur tecellisi olması hasebiyle Allah ayeti kerimede; “Allahunurussemavati vel ardı” (Nur/35) “Allah göklerin ve yerin nurudur” buyurur. İşte Nurdan müteşekkül nefesi rahman tecellisi her zerrede faaliyetini gösteren Hakkın bir yüzüdür; vechidir. Mutlak Vücud=Zat bu ilahi nur tecellisi ile bütün vechleri birleştirmiştir. Her izafi hüviyeti de ilahi hüviyete bağlantısını sağlayan bu tecellidir.

Nefesi rahman tecellisinin birimsel zatlarda tecellisi nefsi oluşturduğundan tüm “izafi nefsleri” Zata bağlayan tecellide nefesi rahman tecellisidir. Bir şeyin nefsi onun zatını oluşturduğundan her mevcudun “izafi zatını” yani Zatla kaim, Zati Nefs ile kaim zatını Mutlak Zata bağlayan tecellide nefesi rahman olan “genel vücud tecellisidir” Zira tüm mevcudlar varlıklarını bu tecelliye borçludur. “Genel vücud tecellisi” yani nefesi rahman kesilirse, alem baştan aşağı yok olur. İnsanın nefesi sona erdiğinde ölümü tatması gibi. Ancak Allah’ın Zatından, Zatına, Zatıyla olan Zatı tecellisi asla kesilmez. Kıyamet denilen hadise bu tecellinin Zahir’den, batına alınması alemlerin zahirinin yok oluşu ve batına, evveline dönüşüdür.

Zaten alemlerde devam eden tecelli “hüvez zahir” ayetiyle ilahi hüviyetin zahir ismiyle kayıtlanmış halidir. Bu hal ahadiyet mertebesine göre ahir tecellisidir. Yani ilahi hüviyetin ahir ismiyle tecellisidir (hüvel ahir). Bu tecellilerin batına ve evvel haline çekilmesi zahiri kıyamettir. Tüm “izafi zatlar”, (izafi nefisler) Hakkın zahir ismiyle görünüşünden ibarettir. Bunların batınlarınıda “hüvel batın” ayetiyle açıklamaktadır. Her izafi hüviyetin şehadet alemine göre evvelini ise “ayan-ı sabite mertebesi oluşturur.”Zahir, batın, evvel, ahir” tüm ilahi hüviyetleri birleştiren Zatı Mutlak, Zatı Vücud mertebesidir. Buradan çıkan ilk tecellide nefesi rahman tecellisidir. Vahid olan bu tecelli tüm mertebelerde Mutlak Vücud’u birleştirir ve Vahdet-i Vücud ilmini oluşturur. Nefesi rahman tecellisi ilahi hüviyetin tüm taayyün mertebelerine sirayet eden tecellidir ve Mutlak Zat’ın=Mutlak Vücudun aynıdır. Bu nedenle Mutlak Zat=Vücud tüm mertebelere sirayeti vardır. Bu nedenle Allah Zatıyla kaim, Vücuduyla Mevcud, Sıfatıyla muhit ve tecelli, esmasıyla tecelli ve malum, kudretiyle fail, fiiliyle zahir, eserleri ile meşhud, batını ile de sırdır. İlahi hüviyet her mevcudda bir yüz gösterir. O mevcudun tam aynısı değil ama gayrısıda değildir. Tecelli oranında ve nispetinde aynısıdır. Tecellinin tamamı olmadığından tam aynısı değildir. İsimleri ve sıfatlarının tecellisi ile mevcudla birliktedir.

Her mevcud, dolayısıyla tüm alem Hakk’la devamlı bir irtibat ve münasebet halindedir. Allah ilahi hüviyetiyle mevcutları hem zahir, hem batın hem evvel hem ahir olarak kuşatmıştır. Bu nedenle her şeyi bilicidir. Şu ayette bu gerçeği açıklar. “vehüve külli şey’in alim” (Hadid/3), “(O ilahi hüviyetiyle) her şeyi bilicidir”. Bu nedenle O’nun tasarrufu dışına çıkılamaz. Çünkü Mülk O’nundur. Tasarruf altında olmayan tek bir zerre dahi yoktur. Her şey O’nunla kaimdir, varlığını O’nun tecellisi ile devam ettirir. Bu tecelli ise “nefesi rahman”, “tecelli-i vahid”, “genel vücud tecellisi” olarak farklı itibarlarla farklı isimler alan tek, vahid tecellisidir. Bu tecellinin tasarrufu dışında kalan hiçbir şey yoktur. Nasıl olsunki kendisi vardır, başkası yoktur. Bu gerçek anlatılmak için “Allah var idi başka bir şey yok idi” buyruğu belirtilmiş ”Şu anda da öyledir” gerçeği ile “Vahdeti Vücud” ve “Vahdeti Şuhud” ilmi vezih bir şekilde açıklanmıştır. Vücud Tek ve Bir olup, bu tek vücudun mertebeleri ve düzeyleri çoktur. Bu nedenle mertebelere ve düzeylere riayet şarttır.

Allah, “Ben insanın sırrıyım, insanda benim sırrımdır” buyurarak insanın alemlerdeki ulvi ve kerim yönü vurgulanmıştır. Ayrıca; “Ey Ademoğlu Seni Kendim için, alemleride senin için yarattım” buyurarak bu Varlıkta ki yeri açıklanmış ve mertebelere ve düzeylere riayet etmesi istenmiştir.

İnsanlar arasında mertebelere riayettede, kişinin ilahi hüviyetten yansıttığı, izafi nefsiyle ilahi gerçeklerden ne kadar payının olduğu dikkate alınarak, insanlar arasındaki faaliyetlerde Kur’an ve Sünnet-i Muhammediye ölçülerine göre hareket etmesi istenmiştir. Yoksa insan “sır” olması itibariyle başıboş bırakılmamış, bu “ilahi sır” ra ulaşması için ilahi kanunlara tabi tutulmuştur. Bu gerçeği ifade için Kur’an-ı Kerimede;

1)    Errahman 2) Allemel Kur’an 3) Halekal insan 4) Allemehul beyan ayetleri buyurularak. Nefesi rahman tecellisinin Kur’an hakikatleri üzere talim edildiği, insanın halkedilişinin bu Kur’anı hakikatlere dayandığını ve her türlü beyan ve davranışların Kur’an üzere olacağı açık bir şekilde belirtilmiştir.

Rahman, Mutlak Zat mertebesinde tecellinin kaynağından çıkış ismidir. Bu tecelliye Nefesi Rahman adı verilir. Nefesi Rahman ile tüm mevcutların ayan-ı sabiteleri Kur’an üzerine İlmi Zatta taayyün etti. Kur’an üzerine ilk taayyün Hakikati Muhammedi, Nefsi Muhammedi, Ruhu Muhammedi taayyün etti. Bu itibarla Peygamber Efendimiz (sav) “Allah ilk önce benim aklımı, ruhumu, nefsimi halketti” buyurdu. Nefesi Rahman Kur’an olarak yani “cemi esma ve sıfatı cami Zat olarak” tecelli etti. Tüm mevcutların ayan-ı sabiteleri Kur’andan ibaret olarak tecelliye maruz kaldı. “Halekal insan” buyurularak insanın hakikatinin Kur’anla eşdeğer olduğu vurgulanmış oldu. “Allemehul beyan” ifadesiyle tüm mertebelerdeki zuhurların, gerek zahir, gerek batın, gerek evvel, gerek ahir tüm zuhurların Kur’an üzerine olduğu açıklanmış oldu. Böylece Hakikati Muhammedi alemlerde tafsili Kuran, temsili Kuran ve fiili Kur’an olarak zuhura çıkmış oldu. “Muhammeden Resulullah” lafıyla açığa çıkan; zuhuru Muhammedi, hakikati Muhammedi ve Kur’an oldu halende olmaktadır. Bu özelliklerin hariçte zuhurunun en büyük delilide;

“Her doğan çocuk İslam fıtratında doğar” hadisiyle oldu.

Nefesi rahman tecellisi aynı zamanda “hubb-i teveccüh” ü yani “ilahi muhabbeti” de bünyesinde taşır. Zat kaynaklı ilahi muhabbet, “Sen olmasaydın Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” buyurularak hükmünü hem evvelde, hem ahirde, hem zahirde hemde batında sürdürür. İlk taayyün olan Hakikati Muhammedi’de, tüm taayyün mertebelerinde ve zuhuru Muhammedi’de hükmü sürer. İlahi muhabbet “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmekliliği sevdim…” hükmüyle Zati muhabbet olup, “Halkı zuhura getirdim” buyurulmasıylada zahirde de açığa çıkar. Tüm muhabbetlerin kaynağıda bu “ilahi muhabbet” tir. Nefesi rahman tecellisi ile halk edilmişlere yansır.


önceki sayfa            sonraki sayfa

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam75
Toplam Ziyaret466186
Hava Durumu
Saat
Takvim