Üyelik Girişi
Site Haritası
Önerilen Siteler

ilmi tevhidi sıfat

İLMİ TEVHİD-İ SIFAT

Tevhid mertebelerinin üçüncüsü Tevhid-i Sıfattır. Tarifinde şöyle der: “Hayat, ilim, irade, kudret, sem, basar ve kelam Hakk’ındır. Yani hay, diri olan, işiten, gören, söyleyen irade eden yegane kudret sahibi Allah’tır. Burada salik, ilmen ve zevkan bu sıfatlar ile mevsuf (vasıflanmış) olanın Hakk Teala olduğunu bilecektir” (Pir Seyyid Muhammed Nurul Arabi)

Tevhid-i sıfat, sıfatların birliği demektir. Bu mertebede salik sıfatları ilmen ve kısmen aynel yakîn olarak tevhid edecek, beş hazret mertebelerinin eğitimleri ile de aynel ve hakkel yakîn olarak tevhid etme zevkine ulaşacaktır.

Allah’ı Zatıyla tanıyamayız, O’nu ancak isim ve sıfatlarıyla tanıyabiliriz. Bu nedenle Allah Kur’anı Keriminde kendi zatını hayat sahibi (hay), ilim, irade ve kudret sahibi, gören, işiten ve kelam eden bir Allah olarak tanıtır. Bu sıfatlar O’nun sûbuti sıfatlarıdır. O’nun Zatına daha gerçek ve kesin bir mana ilave eden ve O’nun gerçekten var olduğunu, her şeyin özünde O’nun varlığını kanıtlayan, ortaya çıkartan sıfatlardır. Bekir Sıdkı Visali Hazretleri (ra) bu gerçeği “Sıfat Zattan ayrılmaz, Zat sıfattan asla hiç” kuralıyla açıklamıştır. Allah’ın sıfatları tüm alemlerde muhit olup, devamlı tecelli halindedir. Sıfatlar olmadan isimlerin ve fiillerin zuhura çıkması mümkün değildir. Tecelli; görünüm, görünme, meydana çıkma, ilahi Kudret ve sırrın eşya ve kişilerde açığa çıkıp görünmesi, zuhura çıkmasıdır.

Tevhid- i Sıfat, sıfatların birliği anlamındadır. Yani tevhid-i efal ve tevhid-i esmada olduğu gibi kuldaki sıfatlarında gerçek ve asıl olarak Allah’a ait olduğunun bilinmesi, şuhud edilmesi ve idrakidir. Hepsi Allah’a ait “daim tecelli halinde olan” bu sıfatların kulda nispi ve izafi olarak ortaya, zuhura çıkmasıdır.

Bekir Sıdki Visali Hazretleri (ra): “Ruh sıfatı sübutiyenin (hayat, ilim, irade, kudret, sem, basar, kelam) mazharıdır” tespitini açıklamıştır. Yani zati olan Ruhul Kudüs bu sıfatlardan oluşur ve kulda bu sıfatların tecellisi ortaya çıkar. Tecelli mahalli nefs-i natıkadır. Nefsi natıka bulunduğu nefs mertebesine göre bu sıfatları zuhura çıkartır. Tabi kabiliyet ve yetenekleri kadar her insanda farklı zuhura çıkabilir. Kul, bu sıfatlara (ruha) tecelli mahalli, zuhur mahalli olmaktadır. Kulda bu tecellinin sonuçları görülür. Ruh, tüm sübuti sıfatları bünyesinde bulundurur. Etkileri ve sonuçları ile hariçte ayırt edilir.

“Onu düzenlediğim (tesviye) ve ona ruhumdan üflediğim zaman” (Hicr/29) ayetinde ilahi nefha ile ruhu oluşturan sûbuti sıfatların nefse verildiği ve her nefsin istidatlarına göre bu sıfatların mazharı olduğu belirtilmiştir. Tecellinin mazharı olmak, tecelli oranında ve düzeyinde o sıfatlara bürünmektir. Bu nedenle nefs o sıfatlardan ne kadar hisse aldıysa, zuhura o miktarda yansıtabilir.

Sübuti sıfatları inceleyecek olursak:

1.  HAYY   :Hayat, dirilik, canlılık anlamına gelir. Allah’ın Zatına ait, gerekli olan bir sıfattır. Allah için gerekli olan bu sıfat yaratılmışlarda görünen geçici, izafi bir hayat olmayıp ezeli ve ebedidir.

Yaradılmışların hayatı Allah nedeniyle, Allah ile vardır. Ancak Allah’tan olan ruh vasıtasıyla varlıklarını sürdürebilirler. Hayatın devamlılığı Allah’ın Zatının sıfat ve isimlerinin tecellisiyle mümkündür. Allah’ın hayat tecellisi “külli daim ve baki tecelli” şeklindedir. İnsanda bu hayat tecellisinden, tüm mevcudlar gibi faydalanır. İnsan hayatını da bu “hayat tecellisine” borçludur. Allah’ın zahir ismiyle görünme yeri olan bu alemdeki insan, nefsinin ölümü tadmasıyla, yani hayat tecellisinin kesilmesi ile, Allah’ın batın ismine dönmektedir. Batın isminin gereği olarak kabire ve ahiret yaşamına intikal edecektir. Çünkü hakikati Allah’ın Nurundan olan nefs yok olmayacak, ölümü tadarak zahir alemden batın alemdeki hayatına devam edecektir. Allah’ın sıfatlarının tecellisi devam ettiğinden hayat tecellisi de devam edecektir. Ondaki hayatı o alemin şartlarına göre olacaktır. 

Batıni yaşamı yeni boyutlarda batın aleminde devam edecektir. Tıpkı anne rahmindeki bebeğin vakti gelince dünya yaşamına intikali gibi, insan nefside ölümü tattıktan sonra kabir boyutuna, oradanda ahiret boyutuna intikal edecektir. Nefisler, dünyada kazandıklarına göre buralarda cennet veya cehennem boyutunda hayatlarına devam edeceklerdir. İlahi hayat tecellisi, tıpkı denizleri kaplayan su gibi, bütün varlık alemini hiç boş yer bırakmayacak şekilde doldurup kaplamıştır. Bu yaşam Allah’ın Nur ismi sayesinde olmaktadır.

“Allah göklerin ve yerin nurudur” (Nur/35) ayeti bu gerçeği açıklar. Ayrıca şu ayetlerle de tüm sıfatların ve dolayısıyla isimlerin alemlerdeki her yeri kapsadığı açıkça belirtilmiştir.

“Allah her şeyi kuşatır” (Nisa/126)

“Allah her şeyi kapsayandır” (Nisa/130)

Bu nedenle alemlerdeki her şey hayat kaynağını Allah’tan alır. İnsana bu ruhtan özellikle verildiği “Ben Adem’e ruhumdan üfledim” (Hicr/29) ayetiyle Allah’ın ruhunun yani sübuti sıfatlarının insana da verildiğini açıkça ilan etmiştir. Bu ruh nedeniyle insan yeryüzünde “halife” olarak yaratılmıştır. İşte insana üflenen bu ruh sayesinde insan, sıfatı sübutiyeden nispi, izafi hissesini almıştır. Bu nedenle insan, bu ruhun ve dolayısıyla sıfatların gerçek, hakiki sahibi değil, onları hakkıyla temsil etmesi gereken kuldur. Kuldan da istenen; hayatını, Allah’ın Kur’an ve Sünneti Muhammedi ile bize sunulduğu şekliyle geçirmesidir, hayatını bu özellikler ile süslemesidir. Ancak bu şekilde hem dünyasını hemde ebedi ahiret hayatını kazanacaktır. Kurallara uyup uymaması “irade tecellisi” altıdaki aklıyla hür iradesine bırakılmıştır. Hayatı ve ölümü niçin yarattığını ise Allah şu ayetiyle açıklamıştır: “Hanginizin nasıl (iyi, kötü) amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yarattı” (Mülk/2)

Kuldan istenenin hayat imtihanını, ebedi hayattaki cennet veya cehennem sonuçlu tercihini, dünya hayatında yaptığı tercihleri belirleyecektir. Allah alemlerde her şeyi kuşatıp ihata etmiştir. Cennet ve cehennemde Allah’ın yarattığı alemlerdendir. Oralarda da O’nun “hayat tecellisi” ile yaşamın devamı sağlanır. Tıpkı kabir yaşamında olduğu gibi. Sıfatlar Zattan, Zatta sıfatlardan ayrılmadığı için hayat sıfatı tecellisi oralarda da devam eder. Kabir, cennet ve cehennem hayatının nasıl olacağı Kur’an ve hadislerde anlatılmıştır. İnsana düşen görev ise daha bugünden oralar için ne hazırladığına bakması ve nefsinin sıfatlarını gözden geçirerek terbiye ve tezkiyeye devam etmesidir. Çaresi, devası Allah’ın emanet olarak verdiği kendi sıfatlarını, yine O’nun istediği doğrultuda kullanmaktır. Bu konuda şu ayet bize ışık tutacaktır: “Bilesiniz ki O, her şeyi kuşatmıştır” (Fussilet/54)

Kişi, bu şekildeki anlayışla, alemin her zerresinde O’nun var olduğu gerçeğini idrak edecektir. Ancak görünüm, isim ve sıfat farklılıkları çokluktan başka bir şey değildir. Allah, bütün bunları tevhid etmemizi sağlayandır. İlahi hayat tecellisi, görünen ve görünmeyen bütün alemlerdeki hareket ve canlılığın ana kaynağıdır. Ve alemlerde hayat tecellisinin içinde olmayan hiçbir şey yoktur. Yine O’nun “ilahi hayat tecellisini” bir şeyden çekmesi o şeyin ölümüdür. Bu tecellinin alemlerden çekilmesi ise kıyamet olarak adlandırılır. Her şeyin ölümlü ve fani olduğu bu alemde, tek hay ve baki olan Allah’tır. İşte bu nedenle Kur’anda şöyle buyrulmuştur. “Ölümsüz ve daima hayat sahibi olan Allah’a güvenip dayan” (Furkan/58)

İnsan, “ilahi külli hayat tecellisi” içindeki hayatın Allah ile devam ettiğini ve kendisindeki hayatın izafi, nispi ve itibari olduğunu idrak ederek yaşarsa ve hayatını Kur’an ve Sünnete göre adapte ederse, hayatının gerçek hakikatine ulaşmış olur. Sıfat şirkine düşmez.

Bir şeyin (bir mevcudun) kendisi için varlığı, onun hayatıdır. Bir şeyin (bir mevcudun) başkası için varlığı ise onun izafi hayatıdır. Bu bakımdan Hakk Teala Kendisi için, Zati Nefsi için vardır. Zira Hayy’dır. Hayatıda tam hayattır. O’na ölüm gelmez, düşünülemez bile. Halk da varlığı itibariyle Allah için var demektir. Bu bakımdan halkın hayatı izafi hayattır. Bundan dolayıda halkın hayatına fanilik ve ölüm dahil olur. Hakikat odur ki, Allah’ın halktaki hayatı “Tam Vahid hayat” tır. Fakat mevcutların hayatı, o hayatta çeşitlidir. İlahi hayat, her mertebenin istihkakına göre tam, tam olmayan, açık ve gizli olmak üzere tecelli edip durmaktadır. Ancak gerek tam olmayan, gerek açık, gerekse gizli olan hayatlar ilahi hayatın saltanatı altındadır. Mevcutların hayatı, Allah’ın hayatı ile kaimdir. Bu bakımdan ilahi hayat “Cevher-i ferd” ten ibarettir. Ve bu hayat her şeyde nefsi için kemaliyle (tam şekilde) mevcuttur. Böylece bir mevcudun, mevcud oluşu, o şeyin hayatıdır. O hayat da, mevcudu kaim olmaya ve kıvama sevkeden Allah’ın hayatıdır. Varlıkta ki her şeyde hayatıyla Hakkı her ilahi isme nazaran tesbihte bulunmaktadır. Hayat, ilahi hayattır, Hakkın sıfatı hayatıdır. Sıfatı ise Zatına dahildir. Hayat Zati Nefse ait olan sıfattır. Kendisine varlık (mevcut) ismi verilen her şeyin nefsinde nefsi için “tam hayat” vardır. 

2.  İlim    : Allah Zatıyla alimdir, ilim sahibidir. Ezelden ebede kadar her şeyi bütün incelik ve detayına kadar bilir. Bu ilim sonradan olan, meydana gelen bir ilim değil, ezeli ve ebedidir. Her şey Allah’ın bilgisi dahilinde cereyan eder. Bu ezeli ve ebedi ilmiyle “külli ve daim ilim tecellisi” devam etmektedir ve ahiret yaşantısıda bu ilim tecellisi altındadır. Tabi kabir yaşantısıda. Geçmiş, şu anki ve gelecekteki bütün ilimleri bu tecelli içermektedir. Tıpkı elektromanyetik dalgaların alemler yaratıldığından beri mevcut olup, bu dalgaların kullanımıyla hayatımıza giren özel cihazların yeni tespit edilmesi gibi. İlim tecellisi her an vardır, içinde yaşanılan dönemin ilmiyle gerekli keşifler yapılmaktadır. İlim Zattan, Zat’ta ilimden ayrılmayacağı için O’nun ilmi ezeli ve ebedidir. Biz mahlukların ilmi, zamana göre açığa çıkan, sonradan elde edilen ilimdir. “ilahi ilim tecellisi” olmasa, bizdeki ilimde açığa çıkmaz.

Cenab-ı Hakk varlıkları kuşatarak temasını, hayat, ilim, irade, kudret ve diğer sıfatlarını ve isimlerini alemlere ve varlıklarına yansıtmasıyla sağlar. Bu yansıtmayı, tecelliyi Latif ismi kanalıyla gerçekleştirir. Latif; “Hakkın bir cevher olarak tıpkı renklerin maddeleri kaplaması gibi bütün varlık alemine nüfuz etmesi ve alemi istila etmesidir” şeklinde tanımlanmıştır. Nüfuz ve istila başka bir deyişle “ile beraberlik” diye ifade edilen bu sır, “hulul” gibi iki şeyin birbirine sonradan girmesi değildir. Arifibillah Zekiye Güren (Zekiye Şamiye) Hazretlerinin (ra) belirttiği gibi “Kendinden Kendine” tecelli ile, Allah’ın isimleri, sıfatları ve asıl olarak Zatıyla mevcudlara sirayetidir, onlarla beraberliğidir. Bu özelliği belirten ayeti kerimede şöyle buyurulur: “Hiç yaratan bilmez mi? Çünkü o latiftir (her mevcuda sirayet edip onu kapsayıp kuşatır. Bu nedenle en ince, sırrı işleri bile görüp bilmektedir ve bundan dolayı her şeyden) haberlidir” (Mülk/14)

O’ndan başkası yoktur ve O ezelden beri bütün alemleri kuşatmış ve onları en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. Şu örnek anlamamızı kolaylaştıracaktır. Bir tohumu toprağa ektiğiniz zaman, kökleri, gövdesiyle, dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleriyle bir ağaç yetişir. Ektiğiniz tohumu ararsanız ağacın her zerresinde bulursunuz ve o tohum ağaca sonradan girmiş değildir. Aslında gördüğünüz ağaç, o ektiğiniz tohumdan başka bir şey değildir. Çünkü o tohum ağacın her zerresini nüfuz ve istila etmiştir.

İşte insanda bunun gibi alemlerde devamlı olan, kabir ve ahiret aleminde de devam edecek “daim ve baki ilim tecellisi” altındadır. Bunu açıklayan bir hadiste: “Hakk yolunda olan bir kul öldüğünde, kabrinde ona iki melek tayin edilir. Eksik ilimlerini onlara kabirde talim ettirirler”

İnsandan ilim tecellisi ile istenen bu “baki ilim tecellisinden” hissesine düşeni azami ölçüde almasıdır. İlim tecellisi altındaki insandan, bu tecelli sayesinde elde edeceği, kesb edeceği, kazanacağı ilim ile hem dünyasını hem de ahiretini imar etmesi istenmektedir. Bu nedenle insan ilimler ile tefekkür ederek Allah’ı bulup, nasıl bir Allah’a kulluk edeceğini de anlayabilme kapasitesinde yaratılmıştır. İşte bu nedenle; “İlim öğrenmek kadın, erkek her müslümana farzdır”; “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz”; “ilim müminin yitik malıdır, nerde bulsa almalıdır”; “İki günü eşit olan ziyandadır” gibi hadislerle irademizi ilim öğrenmek yolunda kullanmamız emredilmiştir.

Şu ayeti kerime ile de bu perçinlenmiştir. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Zümer/9)

Her doğan çocuk İslam fıtratında yaratıldığından, büyürken hem maddi hem de manevi ilimler öğretilecek ve gelişmeleri her iki yönde de sürdürülecek olursa mükemmel bir sonuç ortaya çıkacaktır.

Allah’ın Zati ilmi Kur’anla alemlere sunulmuştur. Kur’an hem zahiri hem batıni ilimleri ezeli ve ebedi olarak açıklamıştır. Her döneme göre bu ilimler zuhura çıkmaktadır. Her bireye düşen görev, kendi yaşına, mesleğine uygun Kur’an ve Sünnetle bildirilen hem zahiri hem batini bilgileri en iyi şekilde kullanacak şekilde elde etmesi ve bu imkanın yaratılmasıdır. Hz. Ali (kv) bu konuda şu önemli tavsiyeyi yapmıştır: “Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacakları zamana göre eğitiniz”

Mesleği, görevi, işi ne olursa olsun her birey her iki yönde de kendini en iyi şekilde geliştirmek suretiyle o “daim ve baki ilim tecellisi” nden faydalanmalı ve bu tecellinin hakkını vermelidir. Bu tecellinin hakkını verdiği ölçüde hem dünyası hem ahireti mamur olacaktır. “İlmi tecellisi” daim olduğundan kişinin nefsinden istenen bu tecellinin hakkını eda etmektir. İlim tecellisinin mercii de nefstir. Tecellinin hakkını eda etmek ise, elde edilen ilim ile amel etmektir. Zira Peygamber Efendimiz (sav) “Faydasız ilimden sana sığınırım” açıklamasını getirerek Allah’a sığınmış, hem gereksiz faaliyetlerin hem de salih amelsiz ilmin yük olduğunu vurgulamıştır. İlim ile amel edildikçe nefsin tecelli mahalli olduğu hatırlanacak olursa, nefs terbiyesi yoluyla Allah bize bilmediklerimizi de ilham yoluyla öğretecektir. Yeter ki gayret ve çalışma halinde olalım. Zira Peygamber Efendimiz hadislerinde; “Bildiği ile amel edene, Allah bilmediklerini de öğretir” buyurmuşlardır. Bu da nefse ilham yoluyla aradığı bilgiye kolaylıkla ulaştırma şeklinde tecelli edecektir. Yeter ki ihlaslı ve samimi olalım. Bu gün ilim tecellisine ait bilgiler arama motorları (google, yandex vb) sayesinde internet kanalıyla birkaç tık ötededir. İnsanın hayır ve şer olarak bu ilmi kullanması tamamen cüz-i iradesini ve aklını ne şekilde kullanacağına ve niyetine kalmıştır. İnsan dünyada nefsine ne ekerse, ahirette de onu biçecektir. Bunu asla unutmamalıdır. Allah ilmiyle her şeyi yakinen bilmektedir. İşte çarpıcı bir ayet:

Gaybın anahtarı O’nun indindedir, onları ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O’nun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez” (Enam/59)

Ve başka ayetler:

“Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir” (Enfal/75)

“Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O kalblerin içindekini bilir. Hiç yaratan bilmez mi? O latiftir, habirdir” (Mülk/13-14)

“Allah gizliyi, gizlinin gizlisinide bilir” (Taha/7)

Aklı başında olan herkes, sahip olduğu ilmin Allah’ın ilmi yanında denizde bir damla bile olmadığını itiraf edecektir. Açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bu sonradan edindiği ilimde Allah’ın ilminden olduğundan, insanın sahip olduğu ilim nispi ve izafi olarak insana aittir. Allah’ın bir lütfudur. Allah gayret ve çaba, irade ile kolaylıkla elde ettiğimiz bu ilmi “kendisini bilelim” ve emrettiği şekilde amel edelim diye bize vermiştir. Bu ilmin insanlara veriliş amacını ve insanın durumu “Asr suresi” nde açıkça ifade edilmiştir.

Bugünkü bilgilerle, kendi vücudlarımızda örneğin karaciğerimizin tek bir hücresinde en az 500 farklı kimyasal işlemi aynı anda milisaniyeler içinde çözüp gerçekleştirebilecek bilgiler yüklenmiştir. İnsanda trilyonlarca hücre olduğuda dikkate alınmalıdır. Ayrıca tek bir insan hücresindeki DNA molekülü, 900 ciltlik bir ansiklopediyi dolduracak kadar bilgi ve ilim içermektedir. İnsanın bu bilgi ve ilimlerle gerçekleşen işlemlerden ve sonuçlarından haberi bile yoktur. Bir hastalık zuhur ederse haberi olmaktadır. Öyleyse ilim sıfatı kime aittir? Allah’ın bunca verdiği nimetlerle insandan istediği nedir? İstediği şeyi ise daha öncede belirttiğimiz gibi; şöyle açıklamaktadır: “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmekliliğimi sevdim. Halkı zuhura çıkardım. Ta ki Beni bilsinler”

İşte yaratılan ilahi ilim sayesinde hayatlarını devam ettirip hem kendilerini (nefislerini), hem de alemlerdeki her şeyi (onların nefislerini) hemde Allah’ı (Allah’ın Zati Nefsini) tanıyıp bilebilirler. Bu ilmi O’nun istediği doğrultuda kullanmak, ilminin hakkını vermektir. “Allah hiçbir nefse kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceğini” Kuranında bildirmiştir. “Her doğan çocuk İslam fıtratında doğar” hadisiyle de İslamın nefislere zorluk oluşturmayacağını açıkça ifade etmiştir. Allah nefs, akıl, ilham, irade, kudret, genetik şifre beden vb. halk ettikleriyle, verdiği bu nimetlerle donatarak mevcutlarda tecelli etmektedir.

Örneğin yeşil bir bitki fotosentez denilen olayı gerçekleştirerek güneş ışığını ve gerekli kimyasal işlemleri kullanarak hem meyveleri oluşturuyor, hem de oksijen imal ederek insana hizmet ediyor. Bitkilerde ki bu ilim kimin? Arı yaptığı balı kimin ilmiyle imal ediyor? Örnekleri çoğaltıp tefekkür etmek ve Allah’ı bulmak mümkün.

Alemlerdeki her türlü ilahi kanun için Kur’anda şöyle buyrulmaktadır:

“Allah ilmi ile her şeyi kuşatmıştır” (Taha/89)

“O her şeyi bilir (alimdir)” (Hadid/3)

“İlahi ilim tecellisi” içinde olan insan kendi ilminin Allah ile, Allah sayesinde olduğunun, nispi ve izafi olan ilminide Allah’a teslim ederek, bu sıfatın şirkinden de kurtulacaktır.

İlahi ilim, “Hayy olan Hakkın”, mevcudun, eşyanın bizzat kendisini bilmesidir. Cenab-ı Hak, söz konusu ilim ile (Allah ilmi) kendi Zatını, Zatı Nefsini, tüm mevcutları ve alemleri bilir. Biz de bu ilimle hem Hakkı, hem zatımızı, dolayısıyla nefsimizi biliriz.

İlim ezeli Zati nefsin sıfatıdır. Cenab-ı Hakkın Zatına ve mevcutlara olan ilmi ”İlmi Vahid=Tek ilim” dir. Allah Zati Nefsini kendi Hakk ve liyakatına göre, halkınıda kendi Hakk ve liyakatlarına göre bilir. Çünkü söz konusu bilgiler ilahi ilimde ancak Hakk’ın ilmiyle belirmiştir. İlim vasfıda Cenab-ı Hakkın Zati Nefsine ait vasfıdır, sıfatıdır. Bu ilimde her nefis için kemaldeki istihkakını sunar. İlim hayatı olmayan bir alemin var olması mümkün değildir.

İlahi ilim tüm malumatı kapsar, tüm malumatı tek bir ilimle bilir. Bu nedenle her mevcudun kendi malum bilgi ilminide ilahi ilim kapsar.

3.  İrade: İsteme, dileme, bir şeyi yapma ve yapmamayı belirten iç kuvvet.

Allah tam ve mükemmel bir iradeye sahiptir ve yaptığı işte muhtardır, sorumluda değildir. Her mevcud O’nun dilemesiyle, O’nun iradesiyle varlık alanına çıkar. Allah’ın hayat ve ilim tecellisi gibi iradeside “külli daim ve baki irade tecellisi” şeklindedir. Zatından ayrı olmadığından, Zatta her yerde bulunduğundan her iki cihanda iradesi devam etmektedir.

“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir” (Hadid/4)

Bu “külli irade tecellisi” nde insanda zuhura çıkan kısmı nispi ve izafi irade şeklindedir. Bu izafi irade cüz-i irade olarak adlandırılmaktadır. Külli irade tecellisi olmasa bu nispi, izafi iradeden de söz etmek mümkün olmazdı. İnsan cüz-i iradesini ancak külli irade tecellisi altındaki nefsine verilen kabiliyetler sayesinde kullanabilir. Cüz-i irademizi kullanıp fiillerimizi yapacak gerekli sistemleri Allah vücudumuza yerleştirmiştir. Nefs bunun için vardır. Nefs-i natıka akıl mertebesinde Allah’tan hayrı ve şerri ilham alarak, cüz-i iradesini Hakk’tan yana kullanmak suretiyle, irade tecellisinin hakkını vermiş olur. Daha önce nefs-i mülhime bahsinde açıklandığı gibi; insan bu iradesini nasıl kullanacağını göstererek sorumluluk sahibidir. Allah’ın “külli irade tecellisi” olmasa, insanda da irade tecellisi kalkacaktır. Bitkisel hayattaki insanlar gibi. Bu konuda Allah şöyle buyuruyor: Alemlerin Rabbi dilemedikçe, siz dileyemezsiniz” (Tekvir/29)

Örneğin insanın yüzmesi cüz-i irade ise suyun kaldırma kuvveti külli iradedir. Kolun kaldırılması cüz-i irade ise, kolun kalkması için vücudumuza konan onbinlerce faktör külli iradedir. İnsana verilen bu iradenin önemi, insanın bu iradeyi nerede, ne zaman, nasıl kullanacağını öğrenip uygulaması içindir. İlim tecelliside bu nedenle vardır. İnsanda ki irade Hakk için, Hakk’a yönetilirse yani Kur’an ve Sünnete göre kullanılıp, fiile dökülüp amel edilirse iradenin hakkı verilmiş olur. Zira iradenin veriliş amacı, “kendinin bilinmesi” dir. Kendisini bilen, bulacak, sevecek ve gerektiği gibi amel edecektir. Kudsi Hadiste şöyle buyrulmuştur: “  Beni bilen talep eder. Beni talep eden bulur. Beni bulan sever. Ben seveni öldürürüm. Bir kimseyi öldürürsem diyeti Bana düşer. Bir kimsenin diyeti Bana düşünce onun diyeti Ben olurum”

Bu gerçeği açıklayan ayeti kerimede ise: “Bir kimse Allah’a ve Resulüne doğru yola çıkarda sonra ölürse, onun ecri Allah’a kalır” (Nisa/100)

İradesini ve diğer sıfatlarını Hakk’ın istediği şekilde kullanmayan, bu sıfatları zayi etmiş, kendine (enesine) benliğe mal ederekte “sıfat şirkine” düşmüş olur. Tüm sıfatlarda olduğu gibi bu sıfatların aslının gerçek ve hakiki olarak Allah’a ait olduğunu, bu sıfatların insanda ki tecellisinin Allah ile var olduğunu ve devam ettiğini bilmek ve uygulamak insanı sıfat şirkinden kurtarır. Bu konuda şu ayetlerde tefekkür edilmelidir: “Allah gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetendir” (Secde/5), “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı yoktur” (Kasas/68).

Allah, kulun nefsinin durumuna, içinde bulunduğu sıfatlara göre, nefse iyiliğini ve kötülüğünü ilham eder. Kul aklı, ilmi, tecrübesi, kesbi, iradesi ile hayra ve şerre yönelir. İşte kul bu seçimini fiiliyata geçirdiğinde sorumludur. Hz. Mevlana (ra) bu hususu şöyle anlatmıştır: “Hep fikirdir varlığın, gerisi et ve kemik bir yığın” Bu konuda ki ayrıntılı bilgi nefsi mülhime bölümündedir.

İlahi irade, Zati iktizaya göre Hakkın ilminin tecellisinin sıfatıdır. İlahi ilim kanalıyla tecelli eden şeyde iradedir. İlahi ilmin gereklerine göre Hakkın malumatını varlığa tahsisidir ki, Haktaki bu vasfada irade adı verilir. Biz de mahluk olan irade, kayıtlanmış ve sınırlanmış olan Hakkın iradesinin aynısıdır. Ancak bu irade bize nispet edildiğinde, sıfatımıza sonradan kazanılmış olarak yansır.

4. Kudret:     Güç, takat, erk, kuvvet.

Kudret; Allah’ın hükümranlık, iktidar olma, güç ve kuvvetini, ilim ve iradesini kullanabilme, uygulayabilme yeteneğidir. Bu da iktidar sahibi olmakla mümkündür. Allah ise tek hükümran, tek iktidar sahibidir. Gerçek, mutlak ve hakiki Kudret sahibi Zattır. Hiçbir şey O’nun gücü dışında değildir. Kudreti sonsuzdur, sınırsızdır. Bu nedenle her şey O’nun kudreti, güç ve kuvvetine ilim ve iradesine uygun olarak tecelli eder.

Allah’ın bütün varlığı, mevcudatı, alemleri kapsamış olan kudreti, Kendi Zatına mahsus ezeli ve ebedi kuvvettir. O, ilahi kudretiyle varlığı ve eşyayı izafi yokluktan zuhura çıkarmış ve yine O, ilahi kudreti ve ilmiyle alemlere kanunlar ve nizamlar koyarak işleyişini sağlamıştır. İnsanda görülen, hissedilen her türlü kuvvet, ilahi kudretin yansıması, tecellisidir. İnsan “külli daim ve baki kudret tecellisi” altında nispi ve izafi hissesini bu yansımadan alır. Ancak insanda ki bu kudret tecellisi, izafi ve nispi olup, “ilahi kudret tecellisi” sayesindedir. İnsana verilen bu izafi kudret, insanın iradi tercihlerini fiiliyata geçirmesi için verilmiştir. Bu da dünya imtihanı için gereklidir. İnsanda kuvvet ve kudreti halk eden Allah’tır. “İlahi kudret tecellisi” olmadan hiç kimse, hiçbir mevcud kuvvetini kullanamaz. Hastalarda ve ihtiyarlarda bu kuvvetin ne kadar azaldığı, bitkisel hayatta ki bir insanda nasıl ortadan kalktığı herkesce malumdur.

Bu izafi kudretin veriliş amacı, hayırlı işlere koşmamız, tabi ki Allah’ı bilerek, O’nun emir ve yasaklarına uymamız içindir. Bu kuvvet ve kudreti Allah’tan ve “Allah ile” birlikte bilmeyip, nefsinden, kendinden bilmek sıfat şirkine sebep olur. Bununla ilgili ayette şöyle buyurulur: “Oysaki sizide, yapmakta olduklarınızı da Allah yarattı” (Saffat/96)

İşte insan, nefsinde oluşturduğu kesbi ve iradesi ile tercih ettiği kararı, fiile geçirebilmek için Allah’ın kudret tecellisine muhtaçtır. Bu tecelli olmazsa hiçbir faaliyet olmaz, imtihanında bir anlamı kalmazdı.

Halkedilen her şey, her nefis mutlaka bu “külli, daim ve baki kudret tecellisi” içindedir. İnsan kendisine akıl verildiği için mesuldür, yaptıklarından sorumludur. Emr-i teklifi ile kendisine verilen bu sorumluluğun sonucunu ahirette görecektir. Zira “ilahi külli kudret tecellisi” Zat’tan ayrılmadığı için, nefste yok olmadığından, ahirettede kudret tecellisi en kemalli şekilde zuhura çıkacaktır. İnsanda ve tüm mevcutlarda bu tecelli emr-i iradi olarak mutlak uyum şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu uyuma örnek olarak şu ayeti verebiliriz: “Gökyüzünde kanatlarını aça kapata uçan kuşları hiç görmediler mi? Onları havada rahman olan Allah’tan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi görmektedir” (Mülk/19)

Yani kuvvet ve kudret ancak Allah’a aittir. Bu nedenle aslen kuvvet ve kudreti sahiplenmek kimse için mümkün değildir. İnsan düşündüklerini fiiliyata geçirirken çok dikkatli olmalıdır. Zira fiiliyatı düşünce, niyet, fikre göre zuhura çıkaran Allah’ın kuvvet ve kudretidir. Bu konuda şu hadisi dikkate almalıyız: “Ameller niyetlere göredir”; “İnsan hatırına gelen şeyi yapmadıkça mesul tutulmaz”. Atalarımızda niyet hayır, akibet hayır diyerek bu konuya ışık tutmuşlardır.

İnsan, fiilden uzak duramayacağınden fikir ve kararlarını sağlıklı verebilmek için ilim, tecrübe vb. ile elde ettiği “kesb” diye belirtilen kazanımlarını fiiliyata geçirirken özen göstermelidir. Bu nedenle insan her gün kazanımlarını arttırma gayreti içinde olmalıdır. Bunu yaparken kuvvet ve kudretin ancak “Allah ile” mevcut olduğunu aklından çıkarmamalı ve her türlü gayreti gösterdikten sonra, Allah’a teslim olmalı ve Allah’a tevekkül etmelidir.

Zira ayetlerde şöyle buyurulmaktadır: “Kuvvet yalnız Allah’ındır” (Kehf/39), “Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla kadirdir” (Nahl/77).

Kudret, zati kuvvetten ibarettir. Bu da Allah’tan başkası için söz konusu olamaz. Kudretin şanı, ilahi malumatı ilminin gereklerine göre harici aleme (harici alemine) çıkarmaktır. Alem ise bu tecellinin mazharıdır, tecelligahıdır, zuhur yeridir. İzafi yokluktan varlık bulan ilahi malumat (bilgi) ayan-ı sabitenin mazharıdır. Çünkü Cenab-ı Hak, o malumatın izafi yokluktan var olduğunu ezeli-ilahi ilimde bilir. Bu bakımdan kudret mevcutları izafi yokluktan meydana getiren, zuhura çıkaran kuvvet demektir. Kudret, ilahi nefsi sıfattır. Rububiyet onunla belli olur. Bizde zuhura çıkan kudret, ilahi kudret tecellisi altında bizle kayıtlanmış ve sınırlanmış kudrettir. İlahi kudrette Hakk için her türlü aczin söz konusu olmadığı bir sıfattır. Zati Nefsinin sıfatıdır.

5-6. Sem ve Basar:    İşitmek ve görmek.

Allah Zatıyla işitici ve görücüdür. Allah’ın görme ve işitme yeteneği sonsuzdur ve sınırsızdır. Bizlere göre en gizli sesler, düşünceler, duygular, niyetler, hayaller vb. ondan asla gizli kalmadığı gibi, en uzaktakini en saklısını da en mükemmel şekilde işitir ve görür. İşitme ve görmesi sınırlı ve kısıtlı değildir. Muhit esmasıyla alemlerde ki her zerrede Zatıyla mevcuddur. Her zerreden işitir ve görür. İşitmesi ve görmesi kendindendir, bir araca ihtiyacı yoktur.

“… O’nun görmeside, işitmeside mükemmel ve hayret vericidir.” (Kehf/26)

“Gözler O’nu görmez. O bütün gözleri görür” (Enam/103)

“Allah gizliyi, gizlinin gizlisinide bilir” (Taha/7)

Bundan da ötesi Allah, her işittiğini işitmeden önce ve işittikten sonra bildiği gibi, her gördüğünüde görmeden evvel ve gördükten sonrada bilir. Bu O’nun ilminin bir tecellisidir. İlim, sem, basar ve diğer sıfatları da muhittir. Alemlerin içinde O’nsuz hiçbir yer yoktur. Cenab-ı Hakk Zatıyla bilir, işitir ve görür. Bu nedenle mahluklarının işitip, görmesi, Zatının işitip görmesinin aynısıdır.

Sizler bu iki cümleyi okuyup bitirinceye kadar gözünüzde yaklaşık yüz milyar işlem yapıldı. Dünyanın en ilginç, en hızlı, en karmaşık, en kusursuz bilgi transferi her an kesintisiz devam etmektedir.

Görmemiz için ışığa ve göz gibi karmaşık bir organa; işitmek için havaya ve kulak gibi karmaşık bir organa ihtiyacımız olduğu düşünülürse; bizim işitme ve görmemizin kim sayesinde olduğu açıktır.

İşte insana sunulan bu işitme (sem) ve görme (basar) Allah’ın bu sıfatlarını anlaması ve kavraması için emanet edilmiştir. Diğer sıfatlarında olduğu gibi Allah’ın sem ve basar tecellisi de “külli daim ve baki tecelli” şeklindedir. Ve insanın bu sıfatlarından hissesi nispi ve izafi bir hissedir. Nispi ve izafi sem ve basar tecellisidir. Ancak Allah’ın “külli sem ve basar tecellisi olmasa, insandaki bu işitme ve görme tecellisinden de söz edilemez. Bu izafi tecelliler ancak “Allah ile” zuhura çıkar. Allah’ın muradı bu işitme ve görme tecellilerini insanın idrak edip, yeni bir şuurlanma ile bu sıfatlarınıda Allah’ın emrettiği doğrultuda kullanmasıdır. İnsanın bu sıfatlarınıda mutlak kendine mal etmekten vazgeçmesi ve bu sıfatların “Allah ile” zuhura çıktığını idrak etmesidir. Bu şekilde sıfat şirkinden kurtulmasıdır.

“Şüphesiz Allah işitendir, görendir” (Hac/75) ayetinin uyarısıyla Allah’ın her an her şeyi işitip gördüğünü bilerek, yaşamına bu özelliklere göre Kur’an ve Sünnete uygun bir şekilde, insan kendine çekidüzen vermelidir. Kişi kendi içinden geçirdiklerini nefsiyle işittiğini, hayal ettiklerini adeta görerek yaşadığını ve bunların bile Allah tarafından bilindiği şuuruyla düşüncelerine ve özellikle her fiiline dikkat etmeli ve hesap vereceğinin idrakiyle yaşamalıdır. Şu ayeti kerime bize bu yolda ışık tutacaktır. “Zerre kadar hayır işleyen karşılığını görür, zerre kadar şer işleyen karşılığını görür” (Zilzal/7-8)

“İlahi sem” Hakkın eşyayı (mevcutları) konuşmaları yönünden şüphesiz olarak bilmesidir. Eşyadaki konuşma bazen lafız ile olur, bazen ise hal lisanıyla olur. “İlahi sem (işitme)” malumu ifade yoluyla Hakkın ilminin tecellisinden ibarettir.

Hakk Teala, her işittiğini işitmeden önce ve işittikten sonra bildiği için işitme, malumdaki usul yoluyla Hakkın ilminin tecellisidir. Malum olan şey ister Hakkın kendisi olsun, isterse mahlukat olsun eşittir. İlahi işitme de, Hakka mahsus nefsi sıfattır, vasıftır.

Allah’ın basarı, ilminin tecelli mahallidir. Zira O kendini gördüğü gibi, alemleride görür. Allah’ın bütün malumu, basarının (görmesinin) aynıdır ve bütün bunları görmesi de daimidir. Basar, ilahi müşahede de zuhuru bakımından Hakkın ilminin aynıdır. Hak, malumunu Zatıyla müşahede eder. Hakkın bu müşahedesi ise, yüce ilminden ibarettir. Hakk Tealanın basarı, malumatını müşahede bakımından Zatından ibarettir. Zira Cenab-ı Hakk Zatıyla, hem Zatını hem mahlukatını görür. Zatını görmesi, mahlukatını görmesiyle aynıdır. Çünkü Basar İlahi Zati nefsi vasıftır. Basirette, aynen Hakkın kendisine nispet edilen kadim basarıdır. 

7. Kelam: Konuşma, ifade etme, açıklama, bir bilgiyi açığa çıkarma.

Allah’ın ses, harf ve harflerden meydana gelen kelimelerle ya da bunlarda olmadan Zatındaki özellikleri açığa çıkarmasıdır. Allah ses, harf, kelime ve cümlelerle kelam ettiği gibi Kur’an örneğinde olduğu gibi her mertebe ile irtibatla kelam halindedir. Kur’an ilmiyle her mertebeden alemlerde kelam edip, Zatının özelliklerini açığa çıkarmaktadır. Bu onun özel kelamıdır. Nitekim Allah Miraçta Peygamber Efendimiz’le vahiy yoluyla kelam etmiştir. Tur dağında Hz. Musa (as) ile kelam etmiştir. Her dilin temel kaynağı Cenab-ı Hakk olduğundan her mevcudun lisanıyla irtibat halindedir.

İlahi kelam, diğer sıfatlarda olduğu gibi O’nun ilahi ilminin tecellisidir. Zaten Kur’an ile alemlere açıklanan O’nun Zatındaki özelliklerin kelam olarak açığa çıkarılmasından ibarettir. Ancak bu kelamın O’nun halkettiği her varlıkla, her kişi, eşya ve mevcudla onların özelliklerine göre hal lisanı ile konuşması gibidir. İnsanın konuşması gibi düşünülüp sadece onunla sınırlandırılmamalıdır. Bu ilahi kelam hal lisanı yani çekim, cazibe, ısı, ışık, hareket, enerji, nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet, ışın, renk, koku vb. ile olabildiği gibi vahiy, ilham, içgüdü, düşünce, görünme veya Zatı isterse ses, harf ve cümlelerle de olabilir. İşte bir örnek:

“Sonra duman halinde olan göğe yöneldi de, ona ve yerküreye şöyle seslendi: İsteyerek veya istemeyerek (bir araya) gelin! İkisi de: İstiyerek geldik, dediler” (Fussilet/11)

Kelam denilen olgu, Allah’ın ilmi, iradesi, kuvvet ve kudretiyle gerçekleşir, kelam görünüşte ses, harf ve cümlelerle yapılıyormuş hissini verse bile illa da harf ve cümlelerle olması gerekmez. Maddi veya manevi her ilahi kanun O’nun kelamıdır. İşte Kur’an bu ilahi kanunların hepsini içeren Allah’ın Zati Kelamıdır, Zati ilmidir.

İnsana “kelam” sıfatının verilmesi, Allah’ın bu sıfatını idrak etmesi için vasıtadır. İşte insandan istenen, kendisinde ki bu kelamı özelliklerin, diğer sıfatlarında olduğu gibi “külli daim ve baki kelam tecellisi” içinde, kendisinin kelamının nispi ve izafi olduğunu idrak etmesidir. Ancak “Allah ile” mevcudiyetini devam ettiğinin farkına varmasıdır. Allah’ın Kur’ani kelam tecelliside Zati olup ezeli ve ebedidir. Kur’anda bahsedilen her hususun, hem dünyada, hem alemlerde hem de ahirette zuhura çıkacağının delilidir. Zira Kelam Zattan ayrılmadığı gibi, Zatta kelamından asla ayrılmaz. “Külli daim ve baki kelam tecellisi” kıyamete kadar, kıyamette ve cennet ve cehennemde de devamlı olacaktır. Zira ayette belirttiği gibi; “Allah vaadinden dönmez” (Rad/31)

İnsana düşen görev, Kur’an ve O’nun açıklamaları olan Sünneti Muhammediye’yede hakkını vererek O’nun gösterdiği şekliyle hayatımızı sürdürmektir. Bu kurallara ve ölçülere ne kadar uyar ve yaşarsa, Allah indindeki değeri o kadar artacaktır. Yine anlaşılacağı üzere “kelam” sıfatını, izafi olarak değilde, mutlak olarak nefsine, kendine mal eden bir kişi sıfat şirkine düşmüş olacaktır. Bu şirkten kurtulmanın yoluda insanda ki bu sıfatın ancak “Allah ile” zuhura çıktığını idrak ederek yaşamaktır.

“O hevasından konuşmaz” (Necm/3) buyrularak Peygamber Efendimizin her konuşması, hal ve tavırlarının Allah’ın kelam tecellisi altında olduğunu bizlere açıkça ifade etmektedir. Peygamber Efendimizde (sav) bizlere kelam sıfatıyla ilgili şu hadisini söylemiştir; “Ya hayır söyle, ya sus”

Kelam, hakkında zahir olan varlıktan ibarettir. Kelam Hakkındır. İlahi kelam, bütün “nefsi vahid sıfatlar” demektir.

Mevcudat Hakk Tealanın kelimeleridir. Kelam konuşanların ilmindeki mananın suretinden ibarettir. Zira konuşan mana ile, sureti açığa çıkararak, ilgili manayı dinleyenin akıl ve anlayışına ulaştırmak ister. Kelamların hepside ilahi ilimde var olan manaların suretidir. İlahi ilimde var olan manalar, harf, kelime vs. ile suretlenerek, ayan-ı sabiteden ibaret olan hakikatlerinden zuhura çıkarlar. İnsanın suretide ve mevcutların suretide buna dahildir.  

Tekvin: Allah’ın kudretiyle mevcudlara yönelmesidir. Allah’ın halk etmek istediklerini esma ve sıfatları ile zuhura çıkarmasıdır. Ayrı bir subuti sıfat değil kudret sıfatının bir yansıması, tecellisi olarak kabul edilir.

“Sıfat gayba aittir ve zuhura gelmeden öncedir. Zuhura gelince, şehadete intikal eder ve esma adını alır. Mesela çakmak taşında ateşin bulunması sıfat olarak değerlendirilir. Çakmak çakıldığında meydana gelen şey, ateş ismiyle anılır. Kudrette zuhurdan evvel sıfat olup, zuhura gelince Kadir ismini alır. Sıfatlar mana isimleri olup, gaypta zuhurları vardır.” (Pir Seyyid Muhammed Nurul Arabi)

Allah her zerrede (keşfedilen en küçük birim) Zatıyla kaim ve batın, vücuduyla mevcut, sıfatlarıyla muhit ve tecelli, esmasıyla tecelli ve malum, kudretiyle fail, fiiliyle zahir, eserleriyle meşhud, batını ile sırdır. Hak sıfat mertebesinde tevhid edilerek Zat’a daha yakın bir mertebe daha kazanılmış olur.

Ruh, sıfatı sûbutiyenin (hayat, ilim, irade, kudret, sem, basar, kelam) mazharıdır. Yani her mevcud bu sıfatların tecelli mahallidir. Mevcudun kabiliyeti, özellikleri ve tecelli oranında bu özellikler zuhura çıkar. İnsanda insani ruh, hayvanda hayvani ruh, bitkide nebati ruh, maddede ise cemadi ruh adını alır. Ruh adıyla bu sıfatların en kemalli zuhur yeri insandır. İnsan-i ruh Allah’ın ruhundan üflenen bir ruhtur. İşte nefs terbiyesi ve tezkiyesi ile istenen bu ruhun zuhura çıkarılacak vasıfları insanın kazanmasıdır. Allah’ın ruhunun (sûbuti sıfatlarının) insanda en mükemmel ve izafi olarak zuhura çıkmasıdır. Bu ruhi sıfatlar olmasa alemlerde hiçbir faaliyet olmaz.

Allah’ın bu sıfatlarını bölmek, kabul etmemek ve her sıfatın kendinde izafi olduğunu idrak etmemek ve her sıfatı yerli yerince, Hakça kullanmamak bu sıfatlara zulüm etmektir. İnsanı sıfat şirkine sürükleyebilir.

“Sıfat Zattan ayrılmaz; Zat sıfattan asla hiç” tasavvuf kuralına göre bütün sıfatları ve bütün bu sıfatlardan oluşan vasıfların çokluğunu (kesret) birleştiren Allah’ın Zatıdır, Tekliğidir (vahdet). Allah ismi camisidir. Kişi sıfat mertebesinde de “kesrette vahdet” e ulaşacaktır. Allah uluhiyetiyle bütün bu vasıfları bünyesinde cem etmiştir. Bu nedenle; “la mevsufe illallah; la ilahe illallah” zikri ile bütün bu hususlar tevhid edilmekte ve Allah’ın uluhiyetine (ilahlığına) bağlanmaktadır.

Ruh, sıfatı subutiyenin mazharıdır. İnsandaki bu ruhun aslı Ruhul Kudüs olarak adlandırılır. Ruhul Kudüs, ruhlarında ruhudur. Hakkın has olan yüzlerinden bir yüzdür ve o yüzle kaimdir. Ruhul Kudüs, Allah’ın ruhudur. Zati ruhudur. Cenab-ı Hakk, Adem’e bu ruhtan üflemiştir.

“Ve nefahtü min ruhi” (Sad/72) “Ademe ruhumdan nefh ettim (üfledim)” (Hicr/29)

Bu manadan da anlaşıldığı gibi, Adem’in (as) ruhu halkedilmiştir, ama Allah’ın ruhu halkedilmiş değildir. Adem’in ruhu, beden kalıbıyla kayıtlanmış ve surete bürünmüştür. Allah’ın ruhuna mazhar, tecelligah haline gelmiştir. Allah, Ruhul Kudüs kanalıyla tüm alemlerdeki mevcudlara bir varlık vererek Zatıyla kaim kılmıştır. Ruhul Kudüs Vech-i İlahiden ibarettir. Varlık bu vech ile kaimdir ve “vech-i ilahi” her şeyde vardır. Ve Allah’ın ruhudur.

Ayrıca bir şeyin ruhu, o şeyin kendisidir. Yani nefsidir. Ki bu durumda varlık, Allah’ın nefsi (Zati Nefs) ile kaimdir. Zira “O’nun Zati Nefsi” Zatıdır. Ve bütün esma ve sıfatı Zatına bağlıdır, Zatta ise bölünme ve parçalanma söz konusu değildir. Ruhul Kudüs Hz. İsa (as) da zuhura çıkan ruhtur.

Ruhul Azam ise, Hakkın onunla mahluk göründüğü Hakikati Muhammedidir. O’nun nefsi natıkası ve Zatıdır. Ruhul Azamda Allah’ın ruhudur ve Zatın, Zati sıfatlarını temsil eden ruhudur. Allah’ın, Ruhul Azam ile nazarı, kendi ZATI Nefsine nazarı gibidir. Kendi Zatı Nurundan Ruhul Azam zuhura çıktı. Alemlerde onunla halkedildi. Ruhul Azam Hakikati Muhammediye’de tam kemali ile zuhur etmiştir. Bu mana icabıdır ki Peygamber Efendimiz, en faziletli insan olmuştur. Bu gerçek şu ayeti kerime ile belirtilmiştir.

“İşte böylece sana da emrimizden RUH vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezken, fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisini kılavuzladığımız bir nur yaptık. Kuşkusuz sen, dosdoğru bir yola kılavuzluk etmektesin.” (Şura/52)

İşte bu ruh, ruhul azam olup, Peygamber Efendimizde en kemalli şekilde zuhura çıkan ruhtur. Bir şeyin ruhu, o şeyin kendisidir. Yani nefsidir. Bu ruh aynı zamanda Peygamber Efendimizin nefsi olup, nefsi natıkanın da en kemalli halidir. Bu da Allah’ın Zatı Nefsi ile kaimdir. Zira Allah’ın Zatı Nefsi, Zatını bildirmektedir.

Ruhul Azam, Kalem-i Ala, Ruhu Muhammedi, Aklı evvel Ruh-u İlahi gibi isimlerle de belirtilmektedir.

Ruhul Azam ve Ruhul Kudüs ile Hakk, isim ve sıfatlarının tecellisini murat etmektedir. Bu tecellilerden murad, halka Zatını aşikare bildirmektir. Ayrıca Kur’an ahlakını bildirmektedir. Zira bu tecellilerden amaç, bu ahlakı oluşturup, nefsi natıkayı Kur’an-ı natık hale getirmektir. Bu gerçek; “Hiç şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin” (Kalem/4) ayetiyle ve “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” hadisiyle açıkça bildirilmiştir. Kur’an ahlakı, Allah’ın ahlakı olup, bu ahlak Allah’ın sıfatlarının ve isimlerinin tecelli eylemesi ve sırların aşikar olması ile zuhura çıkmaktadır.

“Allah Ademi Rahman suretinde halketti” buyrulmuştur. Ademin, Rahman suretinde yaratılması Hakka ait esma ve sübuti sıfatlarla donanmış olmasıdır. Bu da Adem’in nefsi natıkasına nefhedilen (üfürülen) ruh kaynaklıdır. “Ben Ademe ruhumdan nefhettim” ayetiyle nefs-i natıka tesviye edildikten sonra, nefhedilen ruhla nefsi natıka bu sıfatlarla donanmış ve sübuti sıfatlar ve esmalarla suret olarak zuhura gelmiştir.

“Allah Adem’i kendi suretinden halketti” buyurularakta Adem nefhedilen ruhun, Allah’ın Zati sıfatlarının özelliklerini taşıdığı vurgulanmıştır. Bu nefh ile nefs-i natıka Zati sıfatlarla (vücud, kıdem, beka, vahdaniyet, kaim binefsihi, muhalefeten lil havadis) donanmış, bu sıfatların mazharı olmuştur.

Bu nedenle Nefsini bilen, Rabbını bilmiş olur. Hakk Tealanın sıfatlarının ve isimlerinin her birerlerinin sureti insanda mevcuttur. İnsan nefsini tanımakla, Hakk Tealanın sıfatlarını ve isimlerini bulmuş, bilmiş olur. Hakk Tealanın isim ve sıfatlarını bilince de, Hakk Tealanın Zatını bilmiş olur. Zira kudsi hadisde buyurulmaktadır ki; “İnsan benim sırrımdır, Bende onun sırrıyım”. Allahû Tealada bulunan vasıflar, insanada bu yolla izafe edilmiştir. 

İrfan yolcusu bu mertebede eşyanın, alemlerdeki her mevcudun hakikatin esmalar yanında ilahi sıfatlardan da teşekkül ettiğini idrak eder. Her mevcud istidadı gereği ilahi sıfatlardan nispi-izafi ve itibari hissesini almaktadır. Bu idrakle mevcudlara bu mana gözlüğüyle de bakabilir.

Allah’ın nefsimize, Hay ismiyle tecelli ederek, Kur’ani hayat yaşamayı lütfetmesi, Alim ismiyle tecelli ederek elde ettiğimiz bilgilerle amel etmemizi sağlaması, Mürid ismiyle tecelli ederek irademizi Hakk yolda kullanmamıza yönlendirmesi dua ve niyazıyla… AMİN.


                       önceki sayfa            sonraki sayfa

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam84
Toplam Ziyaret466195
Hava Durumu
Saat
Takvim